
Saatlerdir karşılıklı oturuyoruz Olympos’un taşlı sahilinde, ben yerdeki taşlarla oynuyorum, o ise hep bana bakıyor; konuşmuyoruz ne zamandır. Güneş batmak üzere ve yalnızız o sahilde; neden sonra, sessizliği başlatmış Çocuk, sessizliği bozuyor.
“Bunu neden yapıyorsun?” diyor bana. Neyi sorduğunu biliyorum, ama her köşeye sıkışmış hissettiğimde yaptığım gibi; soruya zaten cevabını bildiğim bir soruyla karşılık veriyorum; “Neyi?”.
“Neyi kastettiğimi biliyorsun, ‘bunu’ kastediyorum. Ben artık yokum senin hayatında, ama sen yine de bir yolunu bulup bırakmıyorsun beni. Önceden kolundan tuttuğumu hissettiğin an, geri çevirirdin gitme kararı almış bedenini; ama artık kolundan bile tutmuyorum Feanor, özgür ol, özgür kal diye… Öyleyse neden hala buradasın? Neden beni bulamadığın o gerçek hayata gözlerini yumup, rüyalarda arıyorsun beni? Hayatına neden devam etmiyorsun, neden benim gölgemin altında yaşamayı seçiyorsun; neden sen beni özgür bırakmıyorsun?”
Dudak ucuyla gülümsüyorum ve o tanıdık yaşlardan bir tanesi usulca süzülüyor yanağımdan.
“Çünkü özlüyorum seni… Sen gittiğinden beri çok şeye alıştım, çok şeyden vazgeçtim; ama sensiz hep bir yanım eksikmiş gibi geliyor bana. O eksikliği sadece sen dolduracakmışsın gibi geliyor, o yüzden hala sen gel, sen ol istiyorum. Ama bunu istemeyi istemiyorum; seni bırakmayı ben de istiyorum, ama… ama…”
Sesim çatlıyor, konuşamıyorum; atıp taşları titreyen ellerimden, yüzümü ellerimin arasına gömüyorum. Yüzümü gömüyorum, binlerce maskem ardına karışsın gitsin diye o da, yeni bir yüzüm olsun diye; belki yeni yüzümle artık bu kadar yalnız hissetmem diye…
“Ah be Feanor’um,” diyor ve kaykılıp taşlar üzerinde, yanıma yaklaşıyor; çekip alıyor yüzüme mezar olacak ellerimi, tutuyor onları, gözlerimin içine bakarak konuşmaya başlıyor; çünkü biliyor, ne kadar maske takarsam takayım; gözlerim her daim gerçek kalacak tek şey bu yüzde.
“İlk sevdiğimdin sen benim, ilk ilişkisiydik birbirimizin; kaç zaman geçti, neler öğrendik bu ilişkiden… En sinirli olduğumuz anlarda, bazen tahammülümüz bile olmadığında birbirimizin sesini duymaya, inandık ve vazgeçmedik; sevmeye devam ettik, güvenmek neymiş öğrendik. İlişki demek problemler yumağı anlamına gelmezmiş; az mutluluk, çok kavga gürültü değilmiş; baki olan bir mutluluk demekmiş, bunu öğrettik birbirimize. Yaşanacak ilkler hiç bitmezmiş bunu gördük. Nasıl sorumluluk alınır, nasıl tartışılır, nasıl gönül alınır, nasıl barışılır; öğrendik, öğrendik, öğrendik…
Ama şimdi, bir ilişki nasıl bitirilir bunu öğrenmemiz gerek Feanor’um. Çünkü zamana yenik düştüysek “biz”; kaybettiğimiz şeylerden çok daha fazlasını kazanarak yenildik zamana; sündürülmemiş, hırpalanmamış bir sonu hak ediyor bu ilişki, o yüzden bitir artık; uyan, ve devam et yoluna, ne olur…”
“İstiyorum, inan, ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum…” diyorum.
“Bak,” diyor çocuk, “arkadaşların yardım etmeye gelmiş sana bunun için…”
Arkamı döndüğümde bir kalabalık görüyorum; hepsinin ellerinde farklı ebatlarda, farklı renkte defterler var; diğer ellerinde minik bir defter tutuyorlar; ve o birbirinin aynı bordo defterler, her nedense, benim evimdeki, öykülerimi yazdığım defterin de aynıları. Defterliler etrafımızı sarıyor o an; ayağa kalkıp, kaçıp gitmek istiyorum; ama karşımda yalvaran gözleriyle karşılaşıyorum Çocuğun, “N’olur bu sefer dur, n’olur dur…”, iç çekiyorum, gidip yanına oturup ellerinden tutuyorum. Duruyorum.
En öndeki kızıl kadın, elindeki kırmızı günlüğü yere bırakıyor önce; ardından hepsi, kendi defterlerini yanlarına bırakıyorlar. Benim defterimi açıyor kızıl kadın, ardından hepsi, benim defterimi açıyorlar.
“Bazen kendi defterlerimizi, ait oldukları özel yerlere kaldırmalıyız; kaldırmalıyız ki zaman örtsün üstlerini tozlarla, kapatsın yaraları, durdursun kanamaları. Vakti geldiğinde, çekip o defteri en üst raftan, tozlarını sileceksin usulca Feanor; çok iyi bildiğin bir öyküyü tekrar okuyacaksın için acımadan; ama her öykü biraz tozlanmalı, bir kere daha okunmadan! Bırak kendini artık, yüzünde acının değil, özgür olmanın rüzgarını hisset; bırak zaman defterinin olduğu kadar senin de kesiklerini kapatsın…” diyor kızıl kadın. Ardından koparıp bir sayfasını defterimin, üzerime bırakıyor.
Yanında varlığı bile bana huzur veren bir başka kadın var Kızıl’ın; “Sen önce kendini sev Feanor; kendini sevmedikçe sevemezsin insanları yeterince; kendini sevince her şey daha kolay olacak inan! Sen yeter ki güven kendine; derin bir nefes al ve bırak kendini; ve bil, seviyorum seni…” diyor ve bir sayfa da o koparıp atıyor üzerime; bunu yaparken yanındaki kızıl kadın ikinci bir sayfayla eşlik ediyor ona.
Huzur’un yanında bir adam var, diğerlerinden farklı olarak ciddi değil yüzü; sırıtıyor bana, “Ah be Kilikyalı!” diyor, “geç bile kaldın bu vedalar için! Çocuğa edecek daha çok veda bulursun istesen, ama umarım bu son olur, çünkü son vedalar hep en güzeli olur.” Bir sayfa da o atıyor üstümüze yırtıp, onunla beraber Huzur ve Kızıl da atıyor ikinci ve üçüncü sayfalarını.
Adam’ın yanında bir başka kadın, gülen yüzü, hüzünlü gözleriyle; paramparça olmuş, bölünmüş benliğiyle gururla bakıyor bana. “Bak,” diyor, “senin için çıkıp geldim karanlığımdan; sen gül, biraz mutlu ol diye. Sen hep iyi geldin bana yavru kuş, bu sefer de ben iyi geleyim istedim sana; canın acımayacak demiyorum, çok acıyacak; ama hüzne veda etmenin bir bedeli vardır; o da, ben çok iyi bilirim ki, daha çok acıdır…”
Ve kağıtlar ardından; ardından bir başka insan, ardından bir başka öykü; ardında karanlık.
Yapılan her konuşma bir veda aslında biten, ölen ilişkimize ve bir ölünün mezarına atılan toprak parçaları gibi üstümüze zarifçe bırakılan kağıtlar… Üstümüze düşen hiçbir kağıt, kağıt ağırlığında değil ve de Çocuk; her biri yaşadıklarımızca, tonlarca ağır; ve hepsinde mutlu ve mutsuz olduğum her ‘an’ım, her ‘anı’m var. Her kağıt biraz daha eziyor bedenlerimizi, her kağıt biraz daha gömüyor bizi; an geliyor seni göremiyorum, an geliyor nefes bile alamıyorum. Bizi yaşadıklarımızla, benim kelimelerimle gömüyorlar Çocuk; ve ben tüm bu seremoni sırasında bir kez olsun elini bırakmadığımı fark ediyorum. Hala kağıtlar, anılar, hayal kırıklıkları yağarken üzerimize; ruhumuzda hatıraların yükleri, kulaklarımızdaysa veda sözcükleri varken ve gözyaşlarım bir kez daha ıslatırken o sayfaları, bırakıyorum ellerini; git artık, gidebileyim artık diye.
Bu vazgeçiş, zorunluluktan değil, bu sefer ben de çok istedim arkamı dönüp gitmeyi, bırakmayı ellerini. O her sayfası benle ıslanmış defteri ilk açışımdan beri veda etmeye çalışıyorum sana; ama belki de yapmam gereken sadece zamana bırakmaktı her şeyi, ve sensizliği kabul edip yaşamaya devam etmekti hayatı; “çalışmamalıydım” yani veda etmeye, ‘unutuş’ kendiliğinden, yavaşça gelmeliydi.
Eskiden üzerimdeki gölgen sensizken bile huzur verirken bana, artık üşütüyor beni; bu yüzden bir şekilde devam etmek istiyorum yoluma, yine senle yaşadıklarımızı hatırlarken gülümseyerek, ama ilk defa artık seninle başka anılar istemeyerek... Bir adım dışarı atıp gölgenden, güneşle yıkayıp yüzümü, gülümsüyorum.
Bu seni rüyalarıma son kez çağırışımdı Çocuk; mutluyum ben, mutlu ol sen de; ve lütfen iyi bak kendine…