21 Aralık 2009 Pazartesi

Mutluluğun JPG'si.



** Beenmaya, “hakkında kitap yazılacak hatun”, hayatıma girdiği için çok mutluyum ben. Çok, çok, çok özledim kedi gibi mır mır kafamı omzuna sürtmeyi, sakalımı okşamasını, bıkmadan usanmadan beni dinlemesini, "Ay sıkıldım!" dememesini... İyi ki varsın Maya'm...

** İnsan -17 derece soğukta ‘çanağı’ donar bir halde okuldan eve yürürken; bunca yıldır neden kar kar diye bu kadar tutturduğunu sorgulamaya, kendine küfretmeye başlıyor. Link veresim geliyor bir de böyle zamanlarda; gozunusevdigiminadanasi.com!

** İlkokul hatıra defterimde bana;

“benim canım arkadaşım,
gözlerin güzel, saçların siyah,
benim canım arkadaşım;
canım, benim arkadaşım!”

diye mani yazmış olan güzel insanı buradan kucaklamak istiyorum. Öptümbye.

** Bazen, mülayim bir gay olduğum zamanları özlüyorum.

** Şebnem’in klip parçası 'yalnız' için ultra-mega-süper olduğuna inandığım bir senaryom var. Ama hatunun beni iplemeyeceği de kabak. Bu arada, gala açılış konserlerine Linköping’i dahil etmediği için kendisini buradan kınıyorum!! :kına:

** Yanımdaki 'allah vergili' İsveçliler beni 'allah vergili şeylerine' takmazken; elin iki İspanyolu bana aşık oluyor; Madrid'te olacağım günler için planlar yapıyorlar falan. "Eeee, sorun ne kuzum, buldun da bunuyorsun sen de len, bisitirgit!" diyebilirsiniz tabii. Sorun; yanıbaşımda böyle birilerinin olmaması. N'apim alla'sen elin 2893719 km uzağındaki İspanyolunu? E bünye alıştı tabii hep uzak, hep uzak. Yeter ulan, yok bundan sonra ne sevgili, ne uzak!

** Yaklaşık 6 saat sonraki uçağımla krismıs tatilim başlıyor efem! Bana,
21-28 Aralık arası Den Hague’dan,
28-30 Aralık arası Brüksel'den,
30 Aralık - 2 Ocak arası Amsterdam’dan,
2-6 Ocak Arası Madrid’ten,
6-12 Ocak arası Granada’dan,
12-15 Ocak Arası Linköping'ten,
15-17 Ocak arası Oslo’dan ulaşabilirsiniz. 2sinde hem Amsterdam'da hem Madrid'te nasıl olacaksın diyene; eş zamanlı o beybi; uçağım öyle, ben n'eyleyim?

** En güzel tatil benim, ben en birinciyim!

** Muck!

16 Aralık 2009 Çarşamba

Şebnem Ferah; yeni albümü dinlerken...


Geldi gelecek derken oldu işte; tarihlerden 16 Aralık bugün; ve ben şu an dinliyorum albümü...

Klibi çıktı mı? Bilen var mı?

Böyle Şebnem'e çok feci sarılmak istiyorum ben...

Benim şu ana kadarki favorim; hem başında hem de sonunda İstiklal'den sesler dinlettiği için duygularımla haince oynamış şarkı; "İstiklal Caddesi Kadar"; sözleri de şöyle şarkının;


Alnımdan akan ter, sana hiç değmedi
Gözümden damlayan yaş, denizi bulmadı
Bir sokak gördüm rüyalarımda gecelerce, hiç sana çıkmadı
Sadece yarım saat tutuştuk elele, o saat durmadı.

Düşünüyorum; ne kadar sevmiş olabilirim?
Düşünüyorum; sen, ben, gece ve bir yol
Başka bir şey yok elimde, hafızamda
Düşünüyorum; ne kadar yer etmiş olabilir?

İstiklal caddesi kadar, İstiklal caddesi kadar...

Anları birer birer topladım, sakladım; tarihin ortasında, gelecek aradım.
Hücreme girdin, dokundun hücrelerime; buluttum, damladım.
Cümleler kaçtı, dağıldı dört bir tarafa;
Sadece noktayım.

Düşünüyorum; ne kadar sevmiş olabilirim?
Düşünüyorum; sen, ben, gece ve bir yol
Başka bir şey yok elimde, hafızamda
Düşünüyorum; ne kadar yer etmiş olabilir?

İstiklal caddesi kadar, İstiklal caddesi kadar...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Şebnem Ferah Geliyor!


Beni tanıyan herkes Şebnem Ferah'ı ne kadar sevdiğimi bilir.

Her konserinde kendimden geçerim, İstanbul'da tanıştığım neredeyse herkese "Şebnem'i tanıyor musun, tanıyan birini biliyor musun???" diye sormuşumdur.

Onunla tanışma hususunda ahlaksız tekliflere bile açığım, o derece. Öyle 300,000 dolara gerek yok yani.... (Şehrazat'ınki, gerçeksen ve görüyorsan bi mail at.)

En son 2005te dinlemiştik Şebnem Ferah'ı yeni şarkılarıyla... 2007de konser albümü çıktı, hatta Alkım ve D&R çalışanları bıkmıştı benden; görür görmez "gelmedi ne yazık ki" diyorlardı. DVDsinde tanıdığım herkesi görmüşken ve suratımı asarken; taaa en sonlarda, Vazgeçtim Dünyadan'da kendimi görünce resmen çığlık atmıştım.

Ve yeni albüm geliyor. Şebnem Ferah "Benim Adım Orman" albümüyle 16 Aralıkta bizlerle olacak.

Kadın, Artık Kısa Cümleler Kuruyorum, Perdeler, Kelimeler Yetse ve Can Kırıkları adlı albümlerden sonra "Benim Adım Orman" adı çok garip geliyor. "Benim adım Osman" , "Benim adım Orhan", "Benim adım Kırmızı" gibi çağrışımlar yapmıyor değil. (serbest çağrışım engellenemez!)

Üstelik ilk defa "farklı" bir kapakla çıkıyor karşımıza Şebnem Ferah. Sabahtan beri arkadaşlarımla oturmuş kapağı konuşuyoruz MSN'de. O öndeki kırmızı pıtırcıkları sevemedim ben. Önünde şehir arkasında Orman; hoş olmuş. Konser albümünde gördüğümüz "Şebnem Ferah" yazısı bir logo haline gelmiş belli ki... Kırmızıdan yeşile, alevden ormana dönen bir logo; uyumlu olsun diye alta fırfırlanmış kırmızı pıtırcıklar. Onun yerine evlerin ve şehrin ışıklarını cart bir kırmızıyla gösterseler daha uyumlu olurdu bence.

Velhasıl kelam; merak ediyorum. Albüm sert mi olacak, albüme adını verdiğini düşündüğüm "Benim Adım Orman" adlı şarkı nasıl olacak? Bilmiyorum, bilemiyorum. Sabredemiyorum.

16 Aralık olsun bir an önce!!!! :)

Çok Pis PiEs: Çalışmıyorsun diyenlere kapak (kapak, tersten okununca da kapak); bugün proje teslimini yaptık, tasarladığımız poster 2. oldu, hıh! IT-Infrastructures dersi başarıyla geçildi. Ayrıca İsveççe sunumumu da yaptım bugün; İstanbul'u tanıttım, Swedish for International Students, Level 1 de||da!? başarıyla geçildi, hıh (2)! Bra!

Çok Pis PiEs 2: Türk yemeği istiyoruz isyanı başladı burada. Kısır yapcam sanırım. Dolma zor iş, doyuramam elin 238746 ispanyolunu, 12376 italyanını, 1234 fransızını... Inte Bra!

görsel:
esenshop

8 Aralık 2009 Salı

Linköping'ten Haberler...

** 4-5 gün önce hava -8 dereceydi burada. Dönüş yolunda bisikletim buzda kaydı, az daha kolumu kırıyordum :/ Onun yerine laptop'un üst kasasının ağzına s*#tım. Extra masraf, aferin bana.

** Acilen dolma yapmayı öğrenmem lazım, bu azaba daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum!

** Buradan, bana 3 kutu türk lokumu, 3 poşet de türk kahvesi (bi de cezve ^^) yollayan Türkiyedeki anne-babama selamlarımı, öpücüklerimi, sevgilerimi yolluyorum.


** Nationality List devam ediyor. Fransız, İsveçli, Polonyalı, Macar, Alman ve İspanyol itinayla "check" edildi efennim, çalışmalarımın devamı Hollanda ile gelecektir, Türkiye'yi elimden geldiğince güzel tanıtıyorum :P

** İstanbul'dan Ankara'ya otobüsle gidiş geliş 90 TL. İstanbul'dan Adana'ya otobüsle gidiş geliş 120 TL. İsveç'ten Norveç'e uçakla gidiş geliş 8 TL.
Ryan Air, işte bunu seviyorum. (darap-pa-pap-paaa!)

** Osmanlı Devleti'nin taaaaaa 1858de eşcinselliği yasal yaptığını biliyor muydunuz? Dünya öncüsü (cenneti) İsveç'ten bile daha önceki bir tarihte. Şimdiyse İsveç'te gaylerin kan vermesi yasallaştırılacakken veya kiliseler bile eşcinsel evliliklere onay verirken; Türkiye'de... Üff iki yazı öncesi işte, ya da Ahmet Yıldız yazın gugıla. (in gugıl, we trust.)

** Yazın Ibiza'ya gidicem ben ki. Kilo vermem, vücut yapmam gerek; yoksa depresyona girerim ben orada ki.

** Ocak'ta Erasmus Student Network ile Kiruna'ya gidiyoruz. -40 dereceyi tadacağım arkadaşım. Şansım varsa kuzey ışıklarını da görürüm. Ahanda işaret ve orta parmağımı çapraz yaptım, gud lak tu mi!



** Biz nasıl tavuk suyuna pilav yapıyorsak; İspanyollar da balık suyuna pilav yapıyor. Ahtapotlu, balıklı, midyeli ve bol safranlı paella; gelince yapim mi?


** Yemeye, içmeye, gezmeye, "vesaireye" gelmişim gibi geliyor belki size; hatta cimbakuka açık açık hakaret bile etti feysbuktan "seni oraya okumaya gönderen zihniyetin ben içine şeyapim!" diye; ama çalışıyorum ben. Valla bak! :)

** Ben gelince parti yapıp göbek atalım lütfen; Beenmaya'nın meşhur halaylarından bir adet istedim bile!

Sevgiler, saygılar...

görseller: gugıl imıcıs., eksept di först van.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Kaçmak?



"Hiç unutmak için kendini paraladığın, ama başaramadığın; yok sayabilmek uğruna yaşadığı ülkeyi bile terk ettiğin; ama nereye gidersen git, onu da yanında taşıdığını fark ettiğin; unutmanın, yok saymanın, kaçmanın imkansız olduğunu anladığın biri oldu mu hayatında?” dedi.

Başımı iki yana salladım; “Hayır.” dedim.

Ben bu gece ayık kafayla, sarhoş kendime yalan söyledim.

Ve, yine; inandırmayı beceremedim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Memleket "Özlemi"

*
Erasmusla geldiğim bu ülkeden (İsveç) öğrendiğim, hayatımda büyük değişiklik yaratan bir şey var. Bunu bir slogan olarak söylemem gerekirse; “Başka bir dünya mümkün!”

Çok değil, bundan sadece bir buçuk hafta önce; hayatı boyunca LGBTQ(**) hareketlerinde “gizli kimliğim” açığa çıkar, gazeteciler çeker, eş-dost-akraba görür, sonra elalem ne der korkusuyla yer almamış olan ben; Transgender Memorial Day’e katıldım. Linköping’in şehir merkezinde; meydanın tam ortasında, herkesin baktığı o koca pankartı ben taşıdım. Mumlar yakıldı dünyada ölen/öldürülen/ezilen/biçilen her bir travesti/transseksüel için. Rüzgar esti söndürdü ortada başıboş bıraktığımız mumları; yaktık hepsini tekrar; sardık üstlerini ellerimizle; sahiplendik, rüzgar gelip söndürmesin onları diye.

Çok değil, bundan yalnızca bir hafta önce okulumuzda LGBTQ kongresi oldu. İsveç’in dört bir yanından ‘transgender’lar, eşcinseller gelip okulumuzda konferans verdiler. Düşünün; aktivist transseksüeller okulumuza geldi; ve konferans verdi. Okulun klübüyle beraber bu organizasyonda görev aldım; yemek pişirmelerine yardım ettim; akşam yemeğinde diğer şehirlerden ve ülkelerden gelenleri ağırladım; düzenlenen partilere katıldım.

Yurdum okulu(n)/(m)da hala bir takım insanlar içki içeni, kürtçe şarkı söyleyeni, nü resim çizeni, punkları, piercing takanı döverken; mini etek giyene laf atar, "kaşar" damgası vururken; yurdum ülkesinde hala nice travestiler/transseksüeller çığlık çığlığa öldürülür ve bir allahın kulu yardıma koşmaz; polisler ancak cinayet bittikten sonra olay mahalline “yetişebilirken”; ” Taksimde 19 yaşındaki kız tecavüze uğradı” haberinin altına bir takım şerefsizler, “19 yaşındasın ne işin var o saatte barlarda”, “Anası babası ne biçim insanlar?”, “Allah korkun olsaydı bunları yapmazdın, başına da bunlar gelmezdi.” yazar, hatta bazıları pişkinlikle “Oh olsun, haketmiş!” diye eklerken... olurken... biterken...

Bir ülkenin herhangi bir şehrinde, insanların nasıl bir bütün halinde; heteronormativiteden nasıl da uzak yaşadıklarını; ailelerin lezbiyen/gay çocuklarının 20 yaşında sevgilisiyle eve çıkmalarını nasıl yadırgamadıklarını; kızlarının gece 3e kadar barlara mini etekle gitmesine izin verdiğini ve erkeklerin bırakın tecavüz etmeye kalkışmayı laf bile atmadıklarını gördüm.

İnsanı cinsel tercihine ya da bakireliğine göre yargılamayan bir toplum mümkün. Namusu, evlenmeden önce bilmem kaç kişiyle cinsel ilişkiye girdikten sonra; karısının bacak arasının ona “ait” olmasıyla bağdaştırmayan erkeklerden oluşan bir toplum mümkün. (bakınız: FilmMor Kadın kooperatifinin "Namus nedir?" adlı kısa araştırma filmi.)

Böyle bir ülkeden Türkiye’yi ziyarete gelen turistleri, Marmariste süper markette uluorta elleyerek, lezbiyenim denildiğinde “ i fuck can yu and her thiz night” diye-bile-rek; otellerine kadar beş kişilik grup halinde takip ederek ne kadar misafirperver bir millet olduğumuzu göstermek de mümkün.

“Türk’ün Türk’den başka dostu yok” denir ya hep; kahkahalar eşliğinde tanıştıktan sonra, “nerelisin? “ sorusuna “Türkiyedenim” dediğinde, karşındaki kadının orada az kalsın tecavüze uğradığı için suratını asması, sana nefretle bakması da mümkün; gay olmana rağmen.

Dostlarımdan ve ailemden, ve bir de İstanbul’un güzelliğinden başka; nedir ki bana memleketimi gerçekten özlettirecek sebep?


* Görsel/Photograph: Deviantart - ShortAxel
**LGBTQ: Lesbian-Gay-Bisexual-Transgender-Queer

25 Kasım 2009 Çarşamba

Uzun Zaman Sonra...



Bu satırları Linköping’teki evimde oturmuş, çayımı yudumlar ve deviantArt’taki yorumlara bakarken yazıyorum. Geri dönmenin vakti gelmişti sanki, devArt’a dönmenin vakti geldiği gibi... Hazirandan beri uğramamışım bu karanlık yere, içimi dökmemişim; dökmeden de yapabilmişim; ne mutlu!

Neden sustum?

En önemli nedenlerden biri ‘O’ artık görmesin diyeydi. Bilmesin ne hissettiğimi, acı çektiğimi hala; ‘O’ çoktan farklı bir yolda yürür ve ardında bıraktıklarını düşünmezken...

Bir diğeri, ‘diğerleri’ görmesin diyeydi. Bundan sonra tanıştığım hiçbir gay’e blogumdan bahsetmemeye kararlıyım. Aylar önce hissettiğiniz her bir acı; misli misli geri dönüyor kıskançlığın ardından çünkü. Kimisi elleriyle kazıyor pıhtısını yaranın; tekrar ve tekrar kanatmak için; kimi zamansa keşfetmeleri yetiyor; yaram zaten kanamaya meyilli. Beenmaya'nın sözüne uyup yaşamaya çalışıyorum artık bu yüzden; "unutmak" diye bir şey yok; "daha nadir hatırlamak" var. Ve "daha nadir" hatırlayana kadar, kimse girmeyecek hayatıma.

Bir diğer neden ise; 'ben' görmeyeyim diyeydi. Uzaklaşmak istedim biraz ‘O’nunla dolu sayfalardan, hayatımdan. Hani ben ‘her şeyi’ ardımda bırakıp geldim ya İsveç’e; blogu da ardımda bırakayım istedim.

Birileri bir şeyleri görmesin diye kaçmak ne anlamsız oysaki. Gönül bildikten sonra neyin ne için acıttığını; sen/ben/o görmüş; ne çıkar, değil mi?

Bir mahlasa veda ettim bugün ben, bunca zamandır O'nu andığım isme. ‘O’ benim yolumun yoldaşı değil artık çünkü; yoldaş olduğumuz zamanların mahlası da ona ait değil bu yüzden...

...

O değil de neyi fark ettim biliyor musun blog? Özlemişim!

Sınavlar, projeler, makaleler ve gezilecek tonlarca şehir derken; yorum yazmayı aksatırsam affola; ama tam teşekkül buradayım artık.

Umarım hoşgelmişimdir; hoşbuldum çünkü...

30 Haziran 2009 Salı

Kapıyı Açacak Olduktan Sonra, Kilitler Ne İşe Yarar?

Dört bir yanımı saran, dört bir yanımdan çekiştiren acıları bir odaya kapattım önce, kilit vurdum üstlerine. Sonra, bana artık bir kaç beden büyük gelen mutsuzluklarımı soyundum, buruşturdum elimde, fırlatıp attım hepsini. İçimde gözyaşı döken tüm benlikleri sevdim, susturdum; ne varsa ruhumda geçmişi özleyen, hepsini gelecek düşleriyle avuttum.

Sardım yaralarımı tek tek, kapandı kesiklerim, dindi sancılarım...

Barıştım tarihlerle; geçmişle, anılarla...

Ve bir kokuydu burnumda tüten aylardır, öyle ki, dayanıp bir boyunun sıcaklığına, sadece bir bedenin kokusunu değil, o bedeni içime çekmeyi isterken, vazgeçtim beni benden alan o tenin sahibinden, O’nun yerine, bir mola verip Rıhtım’da, Boğaz’ı kokladım var gücümle...

Sonra fark ettim, O kokuyordu İstanbul...

Aylarını süsleyen gelecek düşlerinde, İstanbul’da “memleketin” tüm kınayan gözlerinden uzakta birlikte yaşamayı hayal eden iki erkek vardı geçmiş zamanın herhangi bir diliminde; sonra paramparça oldu o dilim, yüreklerini nasıl çizdiyse zaman kesikleri, düşlenen tüm o rüyaları da kırdı geçti, tuz etti, buz etti.

Onsuz aylarını süsleyen gelecek düşlerinde, İstanbul’da, ”memleketin” kınayan gözlerinden uzakta, Çocukla yaşamayı hayal eden, Çocuktan daha çocuk, Çocuksuz ölü bir Onur vardı, geçmiş zamanın bir başka diliminde; uyutmuştum ben onu, derin uykulara yatırmışım ninnilerle; uyusun diye sallarken, dizlerimi kanatmıştım, kırmıştım dizlerimi, uyumazken o bir türlü...

Arındım, temizlendim sanıyordum; öyleyse neden ellerim titredi telefonu kapatırken; neden, sadece tek bir an, gitmek istemedim, terk etmek istemedim İstanbul’u; neden aylardır hayalini kurduğum o Avrupa ülkeleri, birden bunca önemsiz göründü gözüme?

Neden sonra durulduğumu hissettim tekrar? Neden sonra kızdım kendime? Neden bana aşık başka bir erkeğe anlattım tüm bunları? Neden onu üzdüm? Neden kendimi üzdüm?

Hayatım koskoca bir kısır döngü sanki; ben hep yaralanan ve yaralayan Onur; hep iyileşip tekrar düşen Onur; düşerken kendini korumak için ellerini yüzüne siper etmeyen Onur, belki de acıyı isteyen, arzulayan Onur. Acısız eksik Onur. Mazoşist Onur.

Sıkıyorum yumruğumu, bir yere geçirmek için değil; tırnaklarım batsın diye tenime, uyarsın beni diye, anlatsın diye neyin yanlış neyin doğru olduğunu, benim kendi kendime gelin güvey olduğumu...

Gidiyorum 19 Ağustos’ta. Biliyorum ki her vedam içten, her vedam umut dolu olacak, mutlu olacak; ve yine biliyorum ki, tek bir tanesi, diğerlerinin aksine, yalandan olacak.

5 Haziran 2009 Cuma

Kapatmam ki ben bu blogu! :)

Uzun zamandır yazmıyorum buraya bir şeyler; aslında şu anda yaptığım da ufak bir açıklama olacak sadece :)

Önce biraz zaman verdim kendime, kabuğuma çekileyim, dinleneyim, kelimelerim biriksin, sakinleşsinler/sakinleşeyim diye...

Şimdilerde yazmayı, eskiden geçirebildiğim kadar uzun süreyi burada geçirmeyi çok istiyorum ama; mühendislikte 3. sınıfın 2. dönemindeyim.... Yani, okulumun kapanmasına daha 3 hafta var ve ben bu süre içerisinde 4 proje teslim edeceğim, 4 raporu olacak bu projelerin, 4 de sunumu; ayrıca 1 vizem, 1 quizim var; 2 de ödevim. Ha unutmadan, 6 tane de finalim!!! :)

Bloga ya da arkadaşlarıma vakti bırakın; kendime bile zaman ayıramıyorum doğru düzgün. Bu zamansızlığa ve dolayısıyla bunalmaya stres patlamasıyla ortaya çıktığını düşündüğüm dudağımın muhtelif yerlerindeki 6 adet uçuk eşlik ediyor. Yani yaratık gibiyim. Bir de masa başında, ekran karşısında otur otur kilo da aldım. Bir de belim ağrıyor son günlerde ve korkuyorum bu şansla bi de fıtık olurum diye...

Bir de 2 milyar bulup canon EOS450d alıp fotoğraf çekmek istiyorum çılgınlar gibi. Sloganları "you can canon" adamların. I can't canon tamam mı?

Çok dünyevi problemlerim var farkındayım. Ama artık dünyam olan "odam" bu kadar şeye endişe etmeme izin veriyor şimdilik. Hatta en son domuz gribinde kaldım ben gündem maddesi olarak. Bi de uçak düştü onu biliyorum...

Velhasıl kelam; 29 hazirandan sonra buradayım. Özleyin beni tamam mı? Bi de küsmeyin okumuyorum falan diye, bırakmayın izlemeyi sebep sadece susmamsa; herkesin bir süre susmaya ihtiyacı olabilir sonuçta :)

Sevgiler, saygılar, kocaman öpücükler!

ilgi & şefkat isteyen feanorcuğunuz... :)

5 Mayıs 2009 Salı

...

Bir kumbarayım ben şimdi, anlamı bozuk, devrik cümlelerin; kaybolmuş kelimelerin kumbarası. Gün içinde, ellerimle iteliyorum ağzımdan çıkmaya çalışan kelimeleri, gerisin geri; o kadar çok biriktirmişim ki doldum artık, taşıyorum.

Yorgunum. Hiç olmadığım kadar yorgun hissediyorum kendimi. Gözlerimi kapatmak istiyorum bir kere daha uzun zaman ardından; gözlerimi kapasam ve hiç açmasam diyorum, uyusam karanlığa, uyansam sonsuzluğa diyorum; diliyorum ki bıraksam her şeyi ardımda, kendimi de bıraksam, hayatımı da…

Ne gönlüme düşen ne de gönlümden düşen aşklar sebep bu sefer. Ne yalnızlığım, ne de yalnız kalamayışım. Sebebi ne bu boşluğun idrak edemiyorum, ama öylesine sinsi bir boşluk ki, sadece etrafımı değil, bedenimi de sarmış; içimi bile sarmalamış ki, yutkunamıyorum.

Bir sigara alıyorum, bir sigara söndürüyorum. Nefes nefes zehir, nefes nefes zift. Boğulup gitsem şu kör karanlığımda, ya da bıraksam o karanlığı, yayılsa bir kere olsun etrafıma… Kurtulur muyum ki o zaman hep uyumaktan, uyanmak istemeyişlerden?

Ağlıyorum Hıdrellez, ağlıyorum sana; acı ektim, daha nicesi yeşerecek, başka baharlara…

23 Nisan 2009 Perşembe

Bir Çocuk Geldi Geçti İstanbul'dan...


Her şey, tek bir titreyiş içindi…

Duygusuz ve ruhsuz hissediyordu son zamanlarda. Yüzünde, mutluluğu çizmeye alışmış ellerin resmettiği, kusursuz fırça darbeleriyle oluşturulsalar da, o yüzde eğreti duran gülüş motifleri; dilindeyse, kendini kandırdığı yalan zamanlardan kalma atasözleri vardı, kendine nasihatlediği...

Her silkinemeyişte, silkelendi hunharca; her kendiyle yüz yüze gelmeye çalışışta, korktu ve kaybetti yüzlerini…

Şimdi, ardında, harcına aşk kattığı binaların, hayalet kentler oluşturan harabeleri var.

Şimdi, önünde, elekten geçirdiği hayatından ayıkladığı, ağızda kekremsi bir tat bırakan yalanların, sonu görünmeyen ovaları var.

Şimdi, kendinde, hiçbir zaman geri dönemeyeceğini bildiği; ama dönmek için uzun bir süre çabalamaktan, umut etmekten vazgeçmediği anların, anıların, hayatların, ömürlerin korkunç sessizliği var.

Umut yok artık!

Her şey, o titreyişi bir kere daha hissedebilmek içindi…
Ve bu bekleyiş, hiç sona ermeyecek…ti.
Erdi.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Masallarla Uyuttum, Biri Hariç, İçimdeki Tüm Sesleri...


Bir bedenin uçsuz bucaksız topraklarına kurulu, her defasında tek bir ziyaretçiyi ağırlayabilecek kadar küçük ve sade bir han vardı eskiden. Vadettikleri, hiçbir zaman haddinden fazla değildi; ama ziyaretçiler bu handa konaklamayı severdi. Çünkü han, yoldaşlık ederdi misafirlerinin mutluluklarına, acılarına, hüzünlerine, gözyaşlarına… Kimi zaman aylar boyunca kimse uğramazdı hana, kimi zamansa, gidenin ardından, bir başkasına kapısını açardı hancı hanedanının.

Ama bir gün, kilit vurdu sahibi hanın kapısına. Dışarıda nice bekleyen, nice içeri girmek isteyen varken hem de. Yolculardan bazıları servetini gösterdi hancıya, bazıları vücudunu gösterdi, bazılarıysa hünerlerini… Başını salladı iki yana hancı, kilit vurduğu kapılar ardından, “Ne hanımın muhteşemliğinden, ne de sizin kıymetsizliğinizden bu reddediliş; gelenim var, onu beklerim, sadece onun girmesine var izin!” dedi, geri çevirdi konaklamak isteyenleri…

Herkes döndü kapının önünden bir bir, başka hanlar, başka sığınaklar aramaya. Ama biri vardı ki, bekledi. Ne malını mülkünü gösterdi, ne kendini. Sustu ve bekledi sadece kapının önünde, herkesin gitmesini.

Yalnız kaldıklarında hancı baktı adama, merak etti, beklediği o mudur diye… Çağırdı adamı, geldi adam kapının önüne. Anahtarı çıkarıp kilide soktu hancı, ama açmadı kilidi. Anahtar kaldı orada, adam kaldı, yolcu kaldı.

Ve sordu hancı… “Kimsin?”

“Benim…” dedi adam, adını zikretti ardından.

Hancı bozmadı istifini, yineledi sorusunu, hem de ne heyecanla!

“Kimsin?”

Adam durdu. Anladı soruda bir Ali Cengiz oyunu olduğunu... Cevap vermedi, gözlerini indirdi ve düşündü.

Günler geceler geçti, adam düşündü. Ne hancı adım attı yerinden, ne yolcu. Bekliyordu ikisi de, beklenilen zamanın kıymeti yoktu, zaman akıp giderdi, yeter ki beklenilen zamana değsindi.

Ve bir gün aniden “O’yum,” dedi adam, “beklediğinim…”

Gözleri doldu hancının, çekti kilidi yerinden. Arkasını döndü ve “Hayır,” dedi, “değilsin.”…

“Ama neden?” diye bağırdı adam hancının ardından…

“Beklenen olmadıktan sonra, sebeplerin ne önemi var?” dedi Feanor…

Kapı kilitli kaldı, han yolcusuz, hancı yoldaşsız.

Doğru olan beklemekti, çünkü zaman kıymetsizdi, akıp giderdi; yeter ki beklenilen zamana değsindi…

**************************************************************************************

Derler ki, bir gün Tebrizli Şems, Mevlana’nın kapısını çalmış.

Şems’in gözlerine duvarlar engel değilmiş, görürmüş kapıların ardını, ona kapıyı açmaya gelenin Mevlana olduğunu anlamış.


Celaleddin Rumi ise, gönlüyle bağlı olduğu, ateşiyle piştiği insanın olduğunu, yani Şems olduğunu bilirmiş kapı ardındakinin.


Ama yine de sormuş, “Kimsin?”.

Şems cevap vermiş, “Benim, Şems.”

Mevlana hiç istifini bozmamış, kapıyı açmamış. Ardından tekrar sormuş, “Kimsin?”


Şems gülümsemiş, sorunun bir Ali Cengiz oyunu olduğunu kavramış. Kısa bir suskunluk ardından, “Senim!” demiş, “aç kapıyı Mevlana…”

Mevlana açmış kapıyı, kucaklaşmışlar Şems ile. Bir’miş onlar iki bedende. Nerede, kiminle, nasıl olurlarsa olsunlar, Bir kalacaklarmış ve de…

**************************************************************************************

Beklediğim Çocuktur benim, gelir mi bilmesem de…

9 Nisan 2009 Perşembe

Vize Arası


Bir süredir, ki son bir buçuk haftaya tekabül ediyor sanırım bu dönem, doğru düzgün bir şey yazamıyorum; kafam çok karışık, birisi/birileri kafamın içine ellerini sokup, beynimi mıncıklamış, beni darmaduman etmiş gibi hissediyorum çünkü.

Aldığım 6 kazık dersle beraber, zaten ultra-hardcore hazırlanmış olan sınav programım, güzide fakültemin pek sevgili öğretim görevlilerine yetmemiş olacak ki, "Bir bilgisayar mühendisi öğrencisi vize döneminde nasıl asosyalin, otun, (ne bileyim), malın(?) alası yapılır" şeklinde düşünüp, nur topu gibi projecikler müjdelediler bize bu hafta. Topu aynı anda geldiğinden sanırım, gelecek 2 hafta boyunca zihnimde bir bir birdirbir oynayacak tüm o projeler, kağıt başında geçirdiğim vakit kadar, bilgisayar başında kod yazarak geçireceğim vakit var çünkü.

Hani ben durmadan diyorum ya, içimde şöyle Feanorcuklar var, böyle Feanorcuklar var diye...

Sonunda gelebilmiş baharın ardından evine, odasına, sigarasına, kağıtlara gömülecek olan benlerden bir adeti, çok mutsuz son günlerde.

Bir başkası hala eskilerde yaşıyor, diğeri gelecek için umut besliyor, diğerinin kafası allak bullak, çünkü, belki bu sefer adam gibi sürüp gidecek bir ilişkinin öznesi olan çok tatlı bir adam bekliyor hayatının bir ucunda (gerçi İsveç'e gidiyorum seneye, nereye sürüyor lan geri zekalı alt benlik!); bir başkası hala Çocuk'un 3 ay sonra onunla konuşmasının şokunda, -ki zaten azarlıyor diğerini ne halt yemeye çalışıyorsun bekle, dur olduğun yerde diye. Diğeri diyor, onun da sevgilisi var. Öbürü çemkiriyor, en azından senden sonra buldu diye... Bir başka ben, umutsuz haykırışlarda, "Gel bana geleceksen, sana dünden hazırım zaten!" diye... Ama bir başka ben, kızgın... Kızgın işte. Kırgın bir de.

Biri, diğeri, öteki... Kendi içimde bölüne bölüne, ben dediğim şeyden ne kadar da uzaklaşmışım ona şaşırıyorum bazen.

İçlerinde bir tanesi var ki, en çok onu seviyorum son günlerde... Hepsinin taaa bişeysine koyayım diyor. Bayılıyorum bunu diyen Feanor'a.

Kıssadan hisse diyecek olursak, 24 Nisan'da sonlanacak vizelerim. Ve ben o zamana kadar, pek buralarda olur muyum bilmiyorum, haber vereyim dedim sizlere. Sürekli düşünmekten, kurgulamaktan dolayı, beynim "fatal error" verip, bir bilgisayarmışçasına çökmek üzere galiba. Bu durumda nasıl ders çalışırım, nasıl proje yaparım; hiçbir fikrim yok...

Ders aralarında uğrarım sayfalarınıza dayanamayıp sanırım. Ama olur da gelemezsem, yorum yazamazsam, sesim soluğum çıkmazsa iki hafta kadar; unutmayın beni, özleyin bir de lütfen.

Hem zaten, büyük ihtimalle, birinci haftanın ardından, kafayı yeme aşamasına gelip, blogu açıp bir şeyler yazacağım yine günlük modunda, böhühühühühü böyle böyle oldu diye... Ama, her ihtimali düşünmek lazım yine de.

Neyse sustum ben, sevgiler and the saygılar efennim.

Bir an evvel inek moduna geçmesi gereken, Feanor.

7 Nisan 2009 Salı

...

İçimde saçmalamak için söz hakkı isteyen yüzlerce Onur var.

Susuyorum o yüzden bir süredir.

Hangisinin konuşması gerektiğine karar veremiyorum.

Bekliyorum...

2 Nisan 2009 Perşembe

Öyle İşte...


Yatağıma uzandım ve radyo dinledim bu akşam biraz. Bizim şarkılarımız çıktı, hem de üst üste...

Ağladım yine.

İçimde köreltmek için çok çaba gösterdiğim bir aidiyet duygum var benim. LaL anlar, sevgi arsızlığı bu belki de; aşka aşık olma halleri...

Ama bu sefer dur diyorum kendime, özlemlerimin sahibi Çocuksa eğer, bırakıyorum zaman aksın, başkaları değil zaman geçirsin bu özlemi, geçecekse eğer...

Belki de ancak bu şekilde gerçekten büyüyebilirim.

Ama bu akşam, kokusunu çok özledim! Burada, yanımda olsa, sarsam onu, sarsa beni...

Sustum.

31 Mart 2009 Salı

Şimdilik Böyle Bir Hal İçindeyim...


Perşembe günkü Cimbakukalı Doğumgünü'nden, cuma günkü Esrik Öfke Fasılı'ndan sonra, artist gibi altıma t-shirt giyip gittiğimden ve yaklaşık 6 litre bira tüketip hem bedenimin hem de bünyemin içine ettiğimden mütevellit... hasta oldum.

2 gündür pek bir ateşliydim geceleri :P Şimdi ateşim yok ama boğazımı çok feci tahriş etmişim öksüre tıksıra, yediğim hiçbir şeyin tadı tuzu yok okur..

Ama bir şey diyeyim mi?

Kaç zamandır kahve içmediğimi fark ettim az önce ve kalkıp kendime ultra koyu kıvamlı, güzel, şekersiz bir neskayfe yaptım. Bir de, "yemişim boğazını!" diyerek üstüne güzel bir sigara yaktım.

Şu anda yanımda sıcacık süper lezzetli kahvem, elimde bitmek üzere olan sigaramla (sağlığa zararlı biliyorum, başlamadıysan hiç içme okur, kötü bişi sigara, kaka!) yazıyorum bu satırları...

İyiyim lan. Söyleyesim geldi olan-biten bir kaç şey ardından, zaten Esrik Öfke ispiyonlayacağını söyledi yakın zamanda, ondan önce davranayım!!

Ben öyle normal hayatımda kan ağlayan, her akşam demlenen tiplerden değilim ki. Kendi halimde insanım işte ben de, arada eski sevgilisini özleyen, bazen kendini sevmeyen, ağlayan zırlayan bir insanım; ama ağladığım kadar gülüyorum da. Her gülüşüm oyun değil ki hem, sadece tanıdıklarıma yüz yüze anlatmak yerine, burada anlatıyorum derdimi bazen kanlı ve karanlık kelimelerle, iyi geliyor oldukça... Ha, oldu da yanlış anladıysan; anlama işte... Sade'nin beni tanıttığı yazısında dediği gibi, mod mod'um ben; bazen off bazen on olan tonlarca mod ve birbirinden bağımsız sürüsüne bereket karakter taşıyorum içimde :)

Seviyorum ben sizi; gideni de seviyorum, kalanı da seviyorum; hem de çok!

Gülümsüyorum hatta şu an;

melapaa!!! :)

29 Mart 2009 Pazar

Göründüğü Kadar Kolay Değil Hiçbir Oyun...



Hadi gel, seninle ‘dağılan her parçayı birleştirmiş, artık bütün olmuş gibi; çok ama çok mutlu görünmece’ oynayalım.

İçimizde taşmak üzere olan bir nehir varken; biz sıkılırlar, ‘yine mi’ derler, bırakıp giderler diye saklayalım o nehri, saklanalım.

Hadi gel, seninle ‘yüzlerinde maskeler hayal ettiğimiz bedenlerin içine, özlediklerimizin ruhlarını ite kaka koyup, onu çok sevmeye çalışmaca’ oynayalım.

Tekrar birini sevmeyi çok isterken, aslında korkalım etrafımızdakilerden. Biri tarafından sevilmeyi çok isterken tekrar; aslında iğrenelim sevilmesini istediğimiz kendimizden…

Hadi gel, seninle ‘Onun mutluluğunu istediğimiz için, onun adına mutlu olmaca; ben artık bir şey hissetmiyorum, o yoluna ben yoluma diyebilmece’ oynayalım…

Söylemeyelim onu ne kadar özlediğimizi, ne kadar sevdiğimizi; yaptığımız birçok şeyden dolayı nasıl da itler gibi pişman olduğumuzu, keşkelerin ardına sığınışımızı, onu görmek için, sesini duymak için nasıl da yanıp tutuştuğumuzu; önceden ‘belki gelecekte’ derken, şimdi onlu bir geleceğe dair hiçbir beklentimizin kalamayışını; bunun ruhumuzu nasıl da kanattığını...

Hadi gel, seninle ‘Feanor olmaca’ oynayalım.

Sen bana biraz kendinden kat, ben de, eğer istersen, sana biraz hiçliğimden katayım…

24 Mart 2009 Salı

Bütün Bir Çocuk, Paramparça Bir Feanor.


Duydu ki, ilk defa aşık olduğunu söylüyormuş şimdilerde Çocuk. İlk önce, bir şeyler öldü içinde. Anlayamadı, yediremedi, konduramadı.

Ardından onlarca ayı düşündü birlikte geçirdikleri… Gökova’da kaldırıma oturup hangisi olduğunu hatırlayamadığı ay dönümlerinde yedikleri kalpli pastayı, Ölüdeniz'de suyun altına dalıp birbirlerinin dudaklarına kondurdukları kaçamak öpüşleri, onu yemeğe çıkardığı boğaz manzaralı bistroyu, ilk yıl dönümünde hazırladığı sekiz dakikalık filmi, Bulutsuzluk Özlemi konserinde çığlık çığlığa şarkı söyleyişlerini, ileride oturacakları evin planını çizdikleri kağıdı, bir kere daha gitmeden duramayacakları Olympos’u; gülüşlerini, çocuksuluklarını, sevişmelerini, ağlayışlarını… düşündü.

Her şey, hepsi, ikisi… mükemmeldi.

Neden o zaman? Ne farklıydı? Ne özeldi? Sevgide ne eksikti, ne fazlaydı?

Sonra o fotoğrafları gördü. Gördü, kızın dudağının yanağına değdiği an Çocuğun, bir zamanlar kendi için de yaptığı gibi, gözlerini hazdan nasıl da kısıp gülümsediğini; gördü, kollarını boynuna dolamış o kızı belinden kavrayıp nasıl dans ettiğini; gördü, tüm arkadaşlarıyla tanıştırdığını Çocuğun kızı, nasıl hep birlikte eğlendiklerini, oradan oraya, grup halinde nasıl koşuşturduklarını; gördü, Çocuğun annesinin gülümseyen yüzünü, kızı çağırdıkları ev yemeğinde, oğlu tutarken kızın ellerinden, oğluna ve “kızına” nasıl da gururla baktığını…

Anladı sonra, fark etti. Düşler, anımsamalar, zahiri görüntüleriymiş meğer hayatına tuttuğu şekli bozuk aynanın. Gerçeği gördü ardından… 2 sene boyunca kuytu köşe yaşadıkları saklı aşkı, çanta altından el ele tutuşmaya çalışışları, balkondan “Utanmıyor musunuz lan ibneler!!” diye yırtınan teyzeyi, ailesinin yanındayken her gerilişini Çocuğun, çevresindekilere yalan söylemek zorunda kalışını, “Oya’yı” tanıştırmamak için ürettiği tonlarca bahaneyi, eli eline değdiğinde Nevizade’de, suratlarına çevrilen onlarca bakışı; yokluğu, hiçliği, olamayışları…

Ve ardından, çocuğun şimdi içinde bulunduğu o ferah ovadaki refahını. “İşte bu benim sevgilim” diyebilişini, sevdiği insanla herkesin gözü önünde dans edebilişini; bunun verdiği keyfi, öpüşmenin verdiği hazzı; varlığı, hepliği, oluşları…

Ne eksik olabilirdi ki; ne fazlalık yapardı, fazla olmaya yeterdi, yetebilirdi?

Eline bir tükenmez kalem aldı sonra. Geçmişini değil, seneler sonra, kendini karalamaya başladı bir kere daha ardından. Paramparça oldu derisi, paramparça etti hayatını; geçti üstünden renklerin tek tek, katran karasına boyadı kalbini…

Bunca zaman sonra, ilk defa kendisinden nefret etti sonsuzca. Olduğu “şeyden”, görüldüğü “şeyden”, anıldığı “şeyden”, sanıldığı “şeyden”, kendi kendini sandığı “şeyden”.

“Şey”di o. O’nun gözünde, Onlar’ın gözünde, Sen’in gözünde, Çocuğun gözünde, Çocuğun Annesi’nin gözünde; ve bir kere daha kendi gözünde.

Ağladı ve sustu “şey”; sustu ve ağladı sonra. Ne zaman ki, yetmedi alkol anlatmaya, dökmeye tüm o zehri; zamansız uykularda boğuldu, boğdu kendini.

Canımı yaktın çocuk, paramparça ettin beni.
Beni en çok acıtan şeyse; bunları benim farkımda bile olmadan yapmandır belki…

23 Mart 2009 Pazartesi

...

Canımı çok yakıyorsun Çocuk, paramparça ediyorsun beni...

22 Mart 2009 Pazar

Feanor At-taaa'ya Gitti Geldi...

*** Okul arkadaşlarımın “Oğlum zaten taksime gidip içsek, 2 öğün yemek yesek gene 35 milyon harcarız (evet, hala TL’ye alışamadık), gel gezelim görelim öğrenelim, tralaylay!!!” diye gaz vermesi üzerine “Peki.” deyip sabahın yedisinde kalkıp Edirne’ye gittim ben dün.

*** Yol boyunca bir Jamiroquai – Love Foolosophy dinledim, bir Jason Mraz – Song For A Friend. Birinde yerimde zıplayıp durdum, diğerinde gözlerim doldu; bu döngüyü onlarca kez devam ettirip kendi kendime işkence ettim blog. (Kasarak Nasıl Manik Depresif Olunur El Kitabı- Sf. 69)

*** 2 Japon kardeş de vardı gezide, Manami ve Motoki. Rehber ısrarla Mayami ve Mikito deyip durdu. Ben Japonları seviyorum. Aramızda kalsın ama Japon kızlarından ciddi ciddi etkileniyorum ben :P Böyle karşıma koyayım, bir ömür izleyeyim sıkılmam, öyle insanlar, inanılmaz sevimli ve şirinler bence. Çok sevdim zaten Manami’yi. Canım benim.

*** Ne yaptık? 678687 tane cami gördük. Selimiye Camisi hoştu bir de 3 Şerefeli Cami. Camilerde sıkılıyorum ben, hep aynı geliyorlar bana. Ha kiliseler farklı mı? İsveç’e gidince göre göre ondan da sıkılırım okur.

*** Bu gezinin en önemli kısmı kesinlikle yemekti! Deva-i misk diye bir şey yedim. 41 baharatlı garip dondurmamsı görünen bir helva. 41 baharat bir araya gelip nasıl bu kadar tatlı olabilir (tamam, şeker de var içinde, ama o lezzet, o uyum!) ve 41 baharattan oluşan şey niçin beyazdır şeklinde zibil gibi sorular kaldı kafamızda. Osmanlı macunu da yedim ey okur! Fındık-fıstık da yedim. Ayrıca acıbadem ezmesi ve acıbademli kurabiye de yedim. (Afrodizyak!Afrodizyak!Afrodizyak!) öhm. neyse :)

*** Kelebenkim bana haydari ile ye dedi Edirne Ciğerini ama gittiğimiz yerde yoktu haydari. Edirne Ciğeri çok süper bir şey, biz Adanalılar kahvaltıda yeriz ciğeri, öyle de psikopat etçiliz yani, ama bu çok güzeldi. İnce ince kesmişler, kızartmışlar, kıtır kıtır falan, süperdi!

*** Dünya çok küçük. Değil mi Kelebenk?

*** Ben de bu toprakları bir seneliğine terk edince Thesaurus’un Jamais Vu’su gibi blog açsam euphoriaoferasmus diye, izler, bakar, yorum yapar mısın ki okur? Böyle gugıldan değil de, kendi çektiğim fotoğrafları koyarım hem (bu saydıklarımın fotoğraflarını çekmeye üşendim, ayrıca Canon EOS450D alamadığım için bir süre makinemden nefret edeceğim galiba.) Özentilik mi bu? Evet, itiraf ediyorum, çok hoşuma gitti, feci özeniyorum!

*** O değil de, bugün rejim ciddi anlamda yalan oldu.

Sevgiler and the saygılar efennim!

20 Mart 2009 Cuma

Güzel-Di.


Yürüyorduk gecenin ikisinde onu bırakacağım evin kapısına doğru. Vardığımızda gülümsedi, güzel bir geceydi dedi. Onayladım, güzeldi gerçekten de…

Durdu birkaç saniye öylece, kıpırdamadan. Sonra kollarını doladı boynuma, yaklaştı yüzü yüzüme, öptü dudaklarımdan. Karşılık verme zorunluluğundan değil, gerçekten istediğim için öptüm onu, çünkü benim için çok, çok güzeldi…

Çekildim ama sonra, rahatsız olduğumu belli ederek. Ne olduğunu sordu. Bir şey olmadığını söyledim. Ve ardından, kuracağını gece boyunca tahmin ettiğim cümleyi kurdu; “Sanırım ben seni seviyorum.”

“Farkındayım,” dedim, “ama üzgünüm, karşılık verebileceğim bir duygu değil bu.”

Buz gibiydim.

Soldu gülümsemesi, asıldı yüzü, “Ama neden?” dedi. Cevap ver(e)medim.

Umut olup olmadığını sordu, ki susuşlar hep kelimelerden önce verir soruların cevaplarını...
Olmadığını söyledim. Nedenini sordu bu defa. Durdum öylece yanıtsız, gözlerim gözlerinde.

“Dürüst ol bana karşı” dedi.

“Gerçekten istediğin bu mu, dürüstlük mü?” dedim.

“Evet…” dedi.

Ardından, seneler öncesinde, her beni zorlayan anlatışta olduğu gibi, derin bir nefes aldım.

“Çünkü ben eşcinselim.” dedim.

“Yaa…” diyebildi. Sustu. Sustum. Sustuk.

Arkasını dönüp, apartmanın kapısına doğru yürürken; o ıssız sokağın sessizliğini –sessizliğimizi- bozan tek şey, ayakkabısının topuğunun asfaltı döven sesiydi.

***

Yıllar geçti üstünden, ama yine de, özür dilerim; ergen düşlerindeki çocuklarının babası, hep yanında kalacak dürüst sevgili, hayatını paylaşacağın yoldaşın olamadığım için.

Yıllar geçti üstünden, son noktayı yeni koyabildik ama yine de; bu gece, bir masal daha sonlanmış oldu böylece…

Ve hiç elma düşmedi gökten, bir tane bile…

17 Mart 2009 Salı

'Adam' ve 'O'


Açtı Adam’a kapıyı, buyur etti, sustu.

Güldü Adam odasına girdiklerinde. İçi acıdı O’nun. Sustu.

Elini tuttu Adam. Yumruk yapıp sıktığı, tırnaklarını avuç içine batırdığı elinin parmakları içten dışa büküldü bir bir, kırıldılar. Sustu.

Kollarını okşadı parmak uçlarıyla Adam. Çıktı kolları yerlerinden, sallandılar havada bedensizce. Sustu.

Saçlarına dokundu Adam. Berrak düşleri boz bulanık düşüşler oldu; düşünemedi ardından, sustu.

Yanağına bir öpücük kondurdu Adam. Ayrıldı yüzünden, düştü tüm maskeleri; yere çarptılar, un ufak oldular, yok oldular. Sustu.

Adam “Yan!” dedi sonra. Bir an baktı Adam’a itiraz edecekmiş gibi, etmedi. Ardından alev aldı elleri, ateş yayıldı vücuduna; saçları yandı, gözleri eridi; kararmaya başladı bedeni. Adam umursamadı; sadistçe bir haz alarak izledi O’nun yerde umutsuzca debelenişini; O ise can cekişti yerde. Ama sessizdi; dudaklarını bağırmak için aralamadı bile. Boyun eğdi Adam’a, sustu.

Öldükten çok sonra bile, yandı ve yandı yerde; ardında kendine dair hiçbir şey bırakmayana dek alev alev yandı.

Bir kül yığınından ibaretti artık O. Savrulup gidebilirdi, dağılabilirdi dünyanın uçsuz bucaksız köşelerine. Vücutsuz, duygusuz; görülmeyecek izler bırakıp terk eyleyebilirdi diyarı. İsterdi de. Ama izin vermedi Adam. Bırakıp gidebilirdi, gitmeliydi… Gitmedi.

“Doğ!” dedi Adam. Küller kıpırdadı; köz oldu küller, yandılar ve de tekrar; alevler içinde bir bedenin ayakları oluştu önce; gövdesi ardından, kolları ve kafası sonrasında. Alevler söndü, kara etten taze etler doğdu; bir anka kuşu da olabilirmiş bazen insanoğlu.

Ne zaman ki bir ağzı ve dili oldu O’nun; bağırdı bu defa. Kendini tırmalaya tırmalaya, parkeyi yumruklayıp kendini kanata kanata bağırdı. İki büklüm oldu Adam’ın önünde, taptaze bedeniyle… Ve sanki bu dünyada son bir kez sesini duyurabilecekmiş gibi bağırdı; susmayacakmış gibi bağırdı, her şeyi susturacak kadar bağırdı; geceye kendini dinletecek kadar bağırdı.

Kulaklarını tıkadı Adam. O, susmadı; ne daha çok, ne daha az; sesinde hep aynı acının tınısı, haykırdı. Camlar patladı ikisinin üstüne, kesti ikisinin de bedenlerini… Adam kaçtı ardına bakmadan; parkeye pis kanını akıta akıta.

Adamın kaçışından çok sonra bile, O, küllerinden doğduğu yerde; artık fısıltı halini almış sesiyle çığlık atmaya çalışmaktaydı...

16 Mart 2009 Pazartesi

Gülten Akın'dan...

Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam, tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine, konuşmasak
Anlasan

Elimi uzatsam, tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem -hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü

Yağmur yağar akasyalar ıslanır
Bulutlar uçuşur geceleyin
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli

Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
Böcekler gibi başlamalı yeniden
Bu Allahsız, bu yağmur işlemez karanlıkta
Yan garipliğine yürek, yan
Gitti giden


Gülten Akın, Deli Kızın Türküsü - III, 1955

13 Mart 2009 Cuma

GALİBA GİDİYORUM!!!! :D


Erasmus sınavından 95 almışım! 95 almışım layyyyyyyn! :D:D

27 Mart'ta asılacak listede büyük ihtimalle 2. olacağım. Yani %99.9 hibeli gidiyorum okur!!!!

Okuuur! Şu an kalbim nasıl atıyor, yüzümde nasıl bir gülümseme var, böyle elim nasıl titrek tahmin edemezsin.

Tam 1 koca sene! Beni bekle İsveç! :)

Herkesi çok seviyorum :))))))

12 Mart 2009 Perşembe

Mod Mod Feanor

*** Bugün kendimi 90lı yılların sonlarına doğru, herhangi bir Backstreet Boys ya da *N’SYNC konserinin başlamasına saniyeler kala, en önde çığlıklar atarak kıçını başını yırtmaya hazırlanan groupieler kadar heyecanlı hissediyorum blog.

Çünküm bugün Erasmus sınavına girdim. Bence oldukça da güzel geçti. Mayıs gibi hibeler açıklanacakmış, hayırlısı, kısmet, falan.

Buradan bir Ferhat Göçer şarkısıyla hibeye sesleniyorum; (zaten nedense son günlerde okulda da mühendis tayfası olarak birbirimize böyle seslenmekteyiz):

“Biri bana gelsin, o da sensin.”

Çünkü Çek de İsveç de hibeli okur, bir tek farkla; İsveç’inki 300 euro daha fazla.

*** Feysbok üyesi blogmania tayfasının da gördüğü ve sağolsunlar tek tek sordukları üzere, artık singıl’ım blog. O değil de ben şunu fark ettim; ilişkiyi bitirmeyi isteyin ya da istemeyin; ister peace bebeğim diyerek ayrılın, ister gürültülü patırtılı; ayrılıktan sonraki günlerde, telefonun o mahzun halleri çok koyuyor adama.

Önceden heyecanla tir tir titrerdi telefonum cebimde; şimdi masamda öylece duruyor, ölü gibi.
Arada evden çaldırıyorum mutlu hissetsin diye falan, işte ben böyle bir hal içindeyim sevgili izleyicim.

O yüzden bir adet de Oya Bora cover’ı gelsin size benden;

Arayın beni, öpeyim sizi sizi. (şappi şappi.)

*** An itibariyle blogrolldaki herkesin kaçırdığım yazılarını okumuş durumdayım. Yetiştim işte size. Hani Feng Shui felsefesi ile evleri yeniden dekore ediyorlardı ya bir ara, odalar daha büyük, ferah falan görünüyordu, ya da insanlar onca para verdikten sonra kendilerini ferah hissetmek zorunda kalıyordu. Önemli olan insanın iç ferahlığıymış; bak ben bedavadan blogrolldakileri okudum sadece; bi' rahatladım, bi' ferahladım anlatamam. Odam artık hipodrom gibi.

*** Bir süre hayatımda sevgili istemiyorum. Bunu söylediğim birkaç insan bana kıçıyla güldü gerçi. Ama haklı sayılırlar; çünkü son 3 ay boyunca kimler geldi, hayatımdan kimler geçti; hiçbirisi senin kadar sevilmedi blog. Bu sefer ciddiyim hem. Vallahi.

*** 2 hafta boyunca neredeyse 7/24 ambient ve chill out dinledikten; üstüne son birkaç gün içinde Six Feet Under soundtracklerini hatmettikten sonra; bugün radyoda çıkan bir Hande Yener şarkısıyla kendimi kaybettim blog; bağıra çağıra söyledim, kalkıp psikopat gibi dans ettim falan. Oh my göd! İçimdeki Çakma Yener aşkı bambaşka okuyucu, korkuyorum kendimden. Beni Araf paklar.

*** Fark ettim ki, son zamanlarda hep “Selamın Hello Sevgili Günlük!” modunda yazılar yazıyorum; eski karamsar halime dönsem mi bilmiyorum ki blog. Mutlu yazılar yazamıyorum ben, çiçekler böcekler falan. Kar tutsaydı yazacaktım ama bak, artık başka kışlara…

Sevgiler and the saygılar efennim!

9 Mart 2009 Pazartesi

İllegalimsi Toplantı Ardından...


Bir gün önceden pat diye karar aldık ve toplandık. Önce sayıca az olacağız diye korkuyorduk ama sonra mutlu olduk; gelemeyiz diyen insanlar bile gelmişlerdi çünkü. :)

İşte sadece blogtan gelenlerin listesi:

- ben :P
- eğrelti
- yasmi
- beenmaya
- kelebenk
- prince of rain
- cimbakuka
- esrik öfke
- yalnızlık okulu
- nostatic
- karoshi
- bugünü yaşama arzusu

buraya +5 ekleyiniz efem :) istemeyenler olur diye yazmadım kim kimi getirmiş :P Dedikodu olmasın :P

amaaan; tamam hadi veriyorum adresi; şuradan gidin bakın fotolara :P

kim kimdir diye sormayın ama; aaaa bu kadar da hazırcı olmayın canım! :D

Gelecek görüşmelerde sizi de bekleriz; öyle "yaaa çok eğlenmişsiniz içim gitti demekle olmuyor, hıh!" :P

Herkese kucak dolusu sevgiler :)

PS: Mayaaaa'm İsveç'e ne zaman kaçırayım seniii???

6 Mart 2009 Cuma

Cumartesi Akşamı Yeni BlogMania Toplantısı!!! :) Siz De Katılın Efendim!


Selamlar herkeseee :)

Dedim ki sıkıntılıyım ben çok, dışarı çıkıp dağıtmak lazım! EğreltiOtu'yla plan yaptık beraber dağıtalım diye :) Eğreltiotu'nun daimi yorumcusu Yasmi de olur dedi.

Sonra plana Yalnızlık Okulu'nu da ekledik :) O da Cimbakuka'yı, tüli'yi ve Bugünü Yaşama Arzusu'nu dahil etti; bu üçünden biri gelmez olursa, evlerini basıp zorla getireceğiz zaten :)

Sonra dedik beenmaya olmadan toplantı mı olur? Aradık, zaten dünden hazır, gelirim dedi :)

Eee? Önceki toplantıdaki herkes geliyor bu durumda?

Sizi de bekleriz efendim!

Cumartesi günü, saat 19.00'da, Taksim'de, Nevizade'de, yukarıda fotoğrafını da gördüğünüz Sanat adlı süper mekanda olacağız efem! Sanat'ı bilmeyenleri, Galatasaray lisesinin karşısında, Balık Pazarı girişinden alıp götürecek servis elemanları bile ayarladık! Hizmette masraftan kaçınmadık!

Mail adresim euphoriaofthesoul@gmail.com; gelmek isteyenler mail atarlarsa sevinir, onlara bize daha kolay ulaşmaları için telefon numaramı verir, listeye ekler; çerezimden ikram ederim :)

Mutlu oldum be birden? Hadi hayırlısı!!

Sevgi ve saygıyla bekliyoruz efendim :P

LİSTE

ahanda kesin geliyorlar:

- feanor :)
- EğreltiOtu
- Yasmi
- Yalnızlık Okulu
- Cimbakuka
- Tüli
- Bugünü Yaşama Arzusu
- beenmaya
- perikızı

gelebiliritesi/5 dk uğrayıp kaçabiliritesi olan; vakit bulsunlar diye umut ettiğimiz
bloggerlar:


- karoshi
- prince of rain
- Hajelis

Six Feet Under Ardından...


Bu hafta tavan izlemeyi bırakıp, Six Feet Under'ın 4. ve 5. sezonunu bitirmeye adadım kendimi.

An itibariyle dizi bitti, ve benim tam anlamıyla ağzıma s.çtı. Yeni bir diziye başlamak isteyenler; ne kadar muhteşem olduğunu düşünüyorsam da, önermiyorum, başlamayın Six Feet Under'a; depresiflikten zevk alan bir mazoşist değilseniz eğer.

Huzurlu olmakla aklımı kaçırmanın tam ortasında, ince bir çizgide yürüdüğümü hissediyorum uzun zamandır. Adımlarım beni nereye yönlendiriyor bilmiyorum; sanki bir vakumla içimdeki her şeyi çekmişler gibi hissediyorum: bomboş.

Yaşımla alakalı olmadığını düşündüğüm bir şeyi keşfettim -daha doğrusu kabullendim- son günlerde; hayatımdaki her şeyi; herkesi, her olayı, her ilişkimi ve özellikle kendimi; durmak bilmeden sorguluyorum, didik didik ediyorum, paramparça ediyorum zihnimde. Hep böyleydim; ve hep böyle olacakmışım gibi geliyor; çok ama çok korkutucu geliyor bu fikir bana.

Annemi düşünüyorum sık sık nedense, çok özlüyorum; zor günler geçiriyoruz ailecek ve ben ona yardım edemiyorum, bazen sadece sevgi yetmiyor. Six Feet Under'ın bana kattığı bir başka depresif duygu; her an, hayatımdaki herhangi bir insanın ölebileceğini düşünmem -ki son zamanlarda sıkça anneme bir şey olsa ne yaparım ben diyorum, gereksiz bir şey bu biliyorum, ama diyorum, hayır kendime bahane aramıyorum depresif hissetmek için, anlamsız biliyorum, üff ne bileyim işte öyle bir şey.

Çok yorgun hissediyorum kendimi. Kimseyle görüşmek istemediğim, görüştüklerimle de verilmiş sözlerden dolayı görüştüğüm 2 hafta geçirdim. Her gün okula gidip beni tanımayan onlarca insana gülümsüyorum soru sormasınlar diye. Neyin var denmesini istemiyorum bana. Rol yapmak lazım o yüzden bazen, ben de takmaya alıştığım maskelerimi geçirip "yüzümü" gösteriyorum bu sebeple hayata.. Bunun dışında ne yaptığım belli zaten, tavan, six feet under, kendim, sorgulamalarım, falan filan...

Hala açıp da okumadım hiçbir blogu, merak ediyorum çok neler olmuş neler bitmiş ama mecalim yokmuş gibi hissediyorum; kafamı veremeyecekmişim gibi. Kendimi toparlayınca döneceğim buralara, sağlam bir dönüş olacak, umarım.

Yarın dışarı çıkıyorum; belki iki hafta birileriyle görüşürken bile yalnız hissedişimin üstüne; çıkıp, içip, kafayı bulup, dans edip, rahatlamak iyi gelir bana.

Depresyonda değilimdir ve bu bomboş olma duygusu geçer yakında umarım. Bakalım sevgili saykoloğum ne diyecek yarın bana..!

Merak edip de soran herkese teşekkürlerimi; sevdiğim yazarlaraysa, onlara gereken ilgiyi gösteremediğim için özürlerimi sunuyorum...

Herkese sevgilerimi bir de...


"Everytime i believe in a happy ending, i've gotten severely fucked."
- Brenda Chenowith

2 Mart 2009 Pazartesi

Sıkılgan Entry


Yaklaşık bir haftadır yapmaktan hoşlandığım sadece iki aktivite var; bunlardan biri çılgınlar gibi yemek yemek, diğeri ise yatağıma uzanıp tavanı seyretmek.

Yemek yemenin verdiği sonsuz mutluluk; aldığım kilolarla beraber sonsuz mutsuzluk olarak geri dönmekte bana.

Tavanı seyretmeninse akıp giden zaman dışında pek bir dezavantajı yok. Okula gidip geliyorum, ekmek falan almaya çıkıyorum; bunun dışında saatlerce o beyaz yere bakıyorum, size sıkıcı gelebilir ama bence çok eğlenceli!

Normalde bloga ayırdığım vakti tavanıma ayırdığımdan kelli, kimseyi takip edemedim, yeni yazı yazamadım, affola...

Rejim insanlarının pazar günleri, affedersiniz ama, öküzler gibi yedikten sonra "Bu jübile şekerim, yarın rejime başlıyorum!" demesi gibi; ben de gün itibariyle 7833 kilo yemek yedim, tavan seyretme konusunda kendimi aştım, astigmatlı gözlerimle pıtırcıklarını bile saymaya kalkıştım tavanın. Neden? Jübileydi çünkü bu şekerim, yarın mutlu-mesut-olmasa-da-sorumluluk-sahibi-feanor moduna geçip, hala boşa harcayabiliritem kuvvetle muhtemel olan onca vakti Erasmus sınavı için çalışıp, blog okuyarak geçirmek istiyorum.

Hadi bakalım kısmet! *İşaret parmağıyla alnında bir çizgi çeker* Burada ne yazıyorsa o!

Sevgiler and the saygılar efennim.

24 Şubat 2009 Salı

Boşluk Olmak



Arkasına yaslanıyor yeşil gözlü kadın, kollarını göğsünde kavuşturup, “2,5 yıldır haftada bir kez geliyorsun buraya; ama hala aşamadığımız, birkaç haftada bir mutlaka karşılaştığımız şu ‘boşluk duygun’ var ve sen kaçıyorsun ondan Feanor, kaçtıkça büyüyor gözünde o duygu, daha da korkutucu oluyor senin için. Artık onunla yüzleşmenin vakti geldi bence, ne dersin?” diyor.

Susuyorum.

“Bak şimdi ne yapacağız!” diyor avuç içlerini birbirine vurup, ”Önce şu boşluğun nasıl bir şey olduğunu betimlemek lazım, somutlaştırmamız lazım yani boşluğu. Onu tanımaya çalışmadan önce, ilk kez yüz yüze geleceğin haliyle anlatmanı istiyorum bana. Birazdan gözlerini kapatmanı isteyeceğim senden, ardından sana “Boşluk ol Feanor!” diyeceğim gözlerin kapalıyken ve sen bir senaryo üreteceksin. Bir film izliyor olabilirsin mesela veya bir filmde rol alabilirsin; bir heykel yapabilirsin, ya da bir heykel olabilirsin! Zaman-Mekan-Olay sınırımız yok, istediğin her şeyi hayal etmekte serbestsin, yeter ki tarif edebil kaç zamandır kelimelerinin arasından baş gösteren şu boşluğu… Anlaştık mı?”

Kararsızım, ama “Anlaştık…” diyorum.

“Tamam o zaman, kapa gözlerini şimdi.”

Sessizlik…

“Boşluk ol Feanor!”

Cümleler arasında neredeyse nefes bile almadan anlatmaya başlıyorum.

***

Bir sahnedeyim, bir tiyatro sahnesi. Perde çoktan açılmış, ben sahnenin ortasındayım, ardımda fon olarak bir başka perde var, kırmızı renkli. Işık tam yüzüme geliyor herkes rahatça görsün diye beni, ama çok parlak ışık, gözümü acıtıyor.

İnsanlar var beni izleyen, bir salon dolusu insan; ama yüzü yok hiçbirinin, bedenleri var ama yüzleri yok, çıt çıkmıyor salonda, kimse kıpırdamıyor; herkes beni bekliyor, şovumu görmek istiyor; ne kadar, ne kadar da istekliler!

Soluma bakıyorum; kumral, kahverengi gözlü bir kadın, sahne arkasından beni izliyor, sahnede benim haricimde bulunan tek insan o, kafasını sallıyor “Yapabilirsin!” dermiş gibi, “Göster onlara günlerini!” der gibi; yardım etmeye çalışıyor bana. Gülümsüyor ardından; gülümsüyorum ona, yapabilirim diyorum. Olabilirim. Dönüşebilirim.

Ardından başlıyor. Yüzsüz izleyicilerin her birinden şaşkınlık nidaları yükselirken - ki o sesler nasıl çıkıyor bilmiyorum- ben biçim değiştiriyorum. Siyahlaşıyorum, büyüyorum; genişliyorum. Seyircilerden bir kaçı çığlık atıyor, ama kimse kıpırdayamıyor hala, herkes öylece durmuş, beni izliyor. Zift gibiyim şimdi, yere değmiyor bir bedenden çok bir amip formunu andıran iğrenç cismim; dalgalanıyorum havada, havayı yalayan kapkara uzantılarımla.

Bir yaratık şeklindeyim, bir kurt zihnindeyim; derin bir açlık hissediyorum ve ölümcül bir korku içindeyim; bedenimi kontrol edemiyorum. Bir parçam, sahne arkasında bana gülümseyen kadına uzanıyor, bir sakız gibi uzayıp gidiyor ona doğru; kadını tam belinden kavrıyor. Sarıyor sonra yılan gibi, vücudunu kaçamayacağı bir şekilde sıkıyor, bana doğru çekmeye başlıyor ardından.

Kadın çığlık atıyor sahnenin ortasında, çekip almaya çalışıyor o siyahlığı üzerinden, ama o dokundukça daha çok bulaşıyorum ona; debelendikçe onu daha çok sarıyorum; kadın tepiniyor sahnede bana yaklaşmamak için, yere düşüyor o panikle ama ben çekmeye devam ediyorum; bir bataklık gibiyim, o koca salonda bana yardım etmek isteyen tek varlığı sıkarak içime çekiyorum; kadın çığlık atıyor, ben onu içime çekiyorum; kadın ağlıyor, ben onu içime çekiyorum; kadın yalvarıyor, ama ben devam ediyorum; ve boğuyorum sonra, tüm karanlığımla onu kaplıyorum, yutuyorum, ve yok ediyorum.

Taş kesilmiş seyirciler var şimdi karşımda, salonda hala çıt çıkmıyor. Ve ardından yüzsüz bir kadın koyveriyor kulak tırmalayan çığlığını, tüm heykeller kendilerine geliyorlar ardından; kaçıyorlar, arkalarına bakmadan, birbirlerini eze eze, daha güçsüz bedenler üstünde tepine tepine, kaçıyorlar. Benden kaçıyorlar. İstesem yakalarım hepsini, istesem yutarım onları da; ama durduruyorum O’nu, sonunda, her şey için geç olsa bile, dur diyebiliyorum O’na.

Sonrasında küçülüyorum, önce yere değiyor katran karası uzantılarım, sonra ayaklarım oluşuyor, bedenim ardından, ellerim sonra, ve yaşlı gözlerim ardından…

“Ben böyle olsun istememiştim” diyorum başımı dirseklerimin arasına sıkıştırıp, boğazımı yırtabilecek kadar bağırarak. “Siz istediniz dönüşmemi, siz istediniz göstermemi; ben böyle olsun istememiştim, gerçekten, istememiştim, istememiştim…” diyorum, bağırışlarım fısıltılara dönüşüyor. Ağlıyorum. Kaçıp gidenlere ağlıyorum. Bana yardım eden kadını yok edişime ağlıyorum. Sözümü bozuşuma, bir kere daha gösterişime içimdeki “şeyi”; ağlıyorum... Bir daha olmayacağına dair, yine, söz veriyorum kendime hıçkırıklar arasında.

Işık hala beni gösteriyor, ışık hala çok parlak. Ardından hayalet eller kapatıyor o ışığı.
Sahneye, sahnede kalarak, kendi karanlığımla, yapayalnız veda ediyorum.

Zifiri karanlıkta fısıltılarım duyuluyor sadece, “…istememiştim; gerçekten, istememiştim…”

***

Son beş dakikadır yere bakıyorum, konuşmamı bekliyor biliyorum. Ama susuyorum işte, yaptım yapmamı istediği şeyi, onda konuşma sırası, iç çekiyorum, şimdi bir sigara nasıl da iyi giderdi.

“Ne anlama geliyor sence bu anlattıkların, yorumlar mısın benim için?” diyor.

“Bilmiyorum.” diyorum.

Susuyor, susuyorum

Çünkü ikimiz de biliyoruz;

yalan söylüyorum…

18 Şubat 2009 Çarşamba

Blog Ödülümsüsü


Bekleşen 3 adet mimim var ama önceliği bu furya yok olup gitmeden ödül mimine vermek istedim :)

Sevgili noir vermiş bu ödülü bana, teşekkür ederim çok çok; bize ödül verene ödül verebiliyor muyuz bilmiyorum, aşağıda 7 ödül verdim ama +1i buradan noir'e veriyorum :) Senin asiliğine, küfürlerine, bana kahkahalar attıran yazılarına hayranım noir, sana da hayranım aslında, kıskanırsa kıskansın elize :)

öhöm.. bunlar da benim diğer ödüllerim :)

1) ilk olarak, theasaurus ; bu blog işine senin sayende bulaştım; bir blog açmadan önce bile yazılarını, şiirlerini takip etmekteydim; hala da aynı keyif ve hayranlıkla okuyorum, sevgiler Polonya'ya ve sana memleketinden...

2) beenmaya'm; kırmızı'm, güvercin'im :) blogumu açışımın ilk haftasında tanıştım seninle yüz yüze ve harika vakit geçirdim, beni nasıl cesaretlendirdiğini hatırlıyorsun değil mi o gün yazmam için? :) Okuduğum her yazında, çocukluğunda bile, kendimden bir parça buldum. Her yazımı dikkatle okudun, her yazıma yorum yaptın; hoşlanmadıysan eleştirmekten hiç kaçınmadın. O harika karalamaların ve bana çok şey katan yorumların için bu ödül :)

3) brajeshwari; benim için huzurun ardına kadar açık kapısı olan kadın... Blogta karşılaştığımızdan beri, okuduğum her yazında, ne kadar mutsuz olursam olayım, huzur doldu içim. Yazdığın yorumlar bile sakinleştirdi beni, çoğu zaman özeleştiri yapmamı sağladılar hatta. Sen, yazıların, yorumların; iyi ki varsınız... :)

4) LaL; karanlığın kraliçesi... Okuduğum bir çok blogtan farklı senin blogun; ve senin yazılarında, okuduğum bir çok yazının aksine kendimi bulmuyorum. Ama seviyorum, biliyorsun ki çok seviyorum; çoğu zaman kurduğun cümlelere hayranlıkla bakakalıyorum, içimde uslanmaz bir depresif yatıyor benim, ve bu yüzden bazen hüzünle bile mutlu oluyor bedenim. İyi ki yazıyorsun, sevgi arsızı Lal'im.

5) Karoshi; önceki blogunu yakalayamadım; şimdi takip etmeye çalışıyorum herbir şeyini. Yazılarında bulduğum o saf içtenlik içimi ısıtıyor benim, o yüzden her daim keyif alıyorum seni okumaktan, sen de varsın iyi ki :)

6) Eğrelti; sen de ilk takip ettiklerimdensin, elimden geldiğince yazdığın her şeyi okuyorum, kendine ait yazma stilin, kim okur ne der takmadan istediğin her şey hakkında yazışın ve düşüncelerinle hep keyif verdin bana. Şimdi hayatımdasın, seni hem okuyor, hem dinliyorum. Çok daha fazla anlam kazanıyor okuduklarım o yüzden. iyi ki varsın kuzucum; kuzum olduğundan değil, bağımlılık yapıp kendini okutturduğun için, bu ödül senin :)

7) Fiktirella; sessiz sedasız izliyorum ben seni; belki her yazına yorum bırakmıyorum ama emin ol çok seviyorum yazılarını. Hem yazılarına, hem de bayıldığım sayfa tasarımına bu ödül, sen de iyi ki varsın :)

Bunun dışında, izlemeye aldığım herkesi aksatmadan okuyorum; bunlar aslında aklıma gelen ilk 8i, beenmaya'nın umur listesine yaptığı gibi, hepinize ödül vermem gerekir asıl; yalnızca mimin gereği yerine gelsin istedim. O yüzden hepiniz iyi ki varsınız, hepiniz iyi ki yazıyorsunuz :)

Eh, şimdi gidip haber vereyim ödül sahiplerine,

sevgiler efendim.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Geceliğine Oneiros Olmak – (IV) – Şimdinin Rüyası

Saatlerdir karşılıklı oturuyoruz Olympos’un taşlı sahilinde, ben yerdeki taşlarla oynuyorum, o ise hep bana bakıyor; konuşmuyoruz ne zamandır. Güneş batmak üzere ve yalnızız o sahilde; neden sonra, sessizliği başlatmış Çocuk, sessizliği bozuyor.

“Bunu neden yapıyorsun?” diyor bana. Neyi sorduğunu biliyorum, ama her köşeye sıkışmış hissettiğimde yaptığım gibi; soruya zaten cevabını bildiğim bir soruyla karşılık veriyorum; “Neyi?”.

“Neyi kastettiğimi biliyorsun, ‘bunu’ kastediyorum. Ben artık yokum senin hayatında, ama sen yine de bir yolunu bulup bırakmıyorsun beni. Önceden kolundan tuttuğumu hissettiğin an, geri çevirirdin gitme kararı almış bedenini; ama artık kolundan bile tutmuyorum Feanor, özgür ol, özgür kal diye… Öyleyse neden hala buradasın? Neden beni bulamadığın o gerçek hayata gözlerini yumup, rüyalarda arıyorsun beni? Hayatına neden devam etmiyorsun, neden benim gölgemin altında yaşamayı seçiyorsun; neden sen beni özgür bırakmıyorsun?”

Dudak ucuyla gülümsüyorum ve o tanıdık yaşlardan bir tanesi usulca süzülüyor yanağımdan.

“Çünkü özlüyorum seni… Sen gittiğinden beri çok şeye alıştım, çok şeyden vazgeçtim; ama sensiz hep bir yanım eksikmiş gibi geliyor bana. O eksikliği sadece sen dolduracakmışsın gibi geliyor, o yüzden hala sen gel, sen ol istiyorum. Ama bunu istemeyi istemiyorum; seni bırakmayı ben de istiyorum, ama… ama…”

Sesim çatlıyor, konuşamıyorum; atıp taşları titreyen ellerimden, yüzümü ellerimin arasına gömüyorum. Yüzümü gömüyorum, binlerce maskem ardına karışsın gitsin diye o da, yeni bir yüzüm olsun diye; belki yeni yüzümle artık bu kadar yalnız hissetmem diye…

“Ah be Feanor’um,” diyor ve kaykılıp taşlar üzerinde, yanıma yaklaşıyor; çekip alıyor yüzüme mezar olacak ellerimi, tutuyor onları, gözlerimin içine bakarak konuşmaya başlıyor; çünkü biliyor, ne kadar maske takarsam takayım; gözlerim her daim gerçek kalacak tek şey bu yüzde.

“İlk sevdiğimdin sen benim, ilk ilişkisiydik birbirimizin; kaç zaman geçti, neler öğrendik bu ilişkiden… En sinirli olduğumuz anlarda, bazen tahammülümüz bile olmadığında birbirimizin sesini duymaya, inandık ve vazgeçmedik; sevmeye devam ettik, güvenmek neymiş öğrendik. İlişki demek problemler yumağı anlamına gelmezmiş; az mutluluk, çok kavga gürültü değilmiş; baki olan bir mutluluk demekmiş, bunu öğrettik birbirimize. Yaşanacak ilkler hiç bitmezmiş bunu gördük. Nasıl sorumluluk alınır, nasıl tartışılır, nasıl gönül alınır, nasıl barışılır; öğrendik, öğrendik, öğrendik…

Ama şimdi, bir ilişki nasıl bitirilir bunu öğrenmemiz gerek Feanor’um. Çünkü zamana yenik düştüysek “biz”; kaybettiğimiz şeylerden çok daha fazlasını kazanarak yenildik zamana; sündürülmemiş, hırpalanmamış bir sonu hak ediyor bu ilişki, o yüzden bitir artık; uyan, ve devam et yoluna, ne olur…”

“İstiyorum, inan, ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum…” diyorum.

“Bak,” diyor çocuk, “arkadaşların yardım etmeye gelmiş sana bunun için…”

Arkamı döndüğümde bir kalabalık görüyorum; hepsinin ellerinde farklı ebatlarda, farklı renkte defterler var; diğer ellerinde minik bir defter tutuyorlar; ve o birbirinin aynı bordo defterler, her nedense, benim evimdeki, öykülerimi yazdığım defterin de aynıları. Defterliler etrafımızı sarıyor o an; ayağa kalkıp, kaçıp gitmek istiyorum; ama karşımda yalvaran gözleriyle karşılaşıyorum Çocuğun, “N’olur bu sefer dur, n’olur dur…”, iç çekiyorum, gidip yanına oturup ellerinden tutuyorum. Duruyorum.

En öndeki kızıl kadın, elindeki kırmızı günlüğü yere bırakıyor önce; ardından hepsi, kendi defterlerini yanlarına bırakıyorlar. Benim defterimi açıyor kızıl kadın, ardından hepsi, benim defterimi açıyorlar.

“Bazen kendi defterlerimizi, ait oldukları özel yerlere kaldırmalıyız; kaldırmalıyız ki zaman örtsün üstlerini tozlarla, kapatsın yaraları, durdursun kanamaları. Vakti geldiğinde, çekip o defteri en üst raftan, tozlarını sileceksin usulca Feanor; çok iyi bildiğin bir öyküyü tekrar okuyacaksın için acımadan; ama her öykü biraz tozlanmalı, bir kere daha okunmadan! Bırak kendini artık, yüzünde acının değil, özgür olmanın rüzgarını hisset; bırak zaman defterinin olduğu kadar senin de kesiklerini kapatsın…” diyor kızıl kadın. Ardından koparıp bir sayfasını defterimin, üzerime bırakıyor.

Yanında varlığı bile bana huzur veren bir başka kadın var Kızıl’ın; “Sen önce kendini sev Feanor; kendini sevmedikçe sevemezsin insanları yeterince; kendini sevince her şey daha kolay olacak inan! Sen yeter ki güven kendine; derin bir nefes al ve bırak kendini; ve bil, seviyorum seni…” diyor ve bir sayfa da o koparıp atıyor üzerime; bunu yaparken yanındaki kızıl kadın ikinci bir sayfayla eşlik ediyor ona.

Huzur’un yanında bir adam var, diğerlerinden farklı olarak ciddi değil yüzü; sırıtıyor bana, “Ah be Kilikyalı!” diyor, “geç bile kaldın bu vedalar için! Çocuğa edecek daha çok veda bulursun istesen, ama umarım bu son olur, çünkü son vedalar hep en güzeli olur.” Bir sayfa da o atıyor üstümüze yırtıp, onunla beraber Huzur ve Kızıl da atıyor ikinci ve üçüncü sayfalarını.

Adam’ın yanında bir başka kadın, gülen yüzü, hüzünlü gözleriyle; paramparça olmuş, bölünmüş benliğiyle gururla bakıyor bana. “Bak,” diyor, “senin için çıkıp geldim karanlığımdan; sen gül, biraz mutlu ol diye. Sen hep iyi geldin bana yavru kuş, bu sefer de ben iyi geleyim istedim sana; canın acımayacak demiyorum, çok acıyacak; ama hüzne veda etmenin bir bedeli vardır; o da, ben çok iyi bilirim ki, daha çok acıdır…”

Ve kağıtlar ardından; ardından bir başka insan, ardından bir başka öykü; ardında karanlık.

Yapılan her konuşma bir veda aslında biten, ölen ilişkimize ve bir ölünün mezarına atılan toprak parçaları gibi üstümüze zarifçe bırakılan kağıtlar… Üstümüze düşen hiçbir kağıt, kağıt ağırlığında değil ve de Çocuk; her biri yaşadıklarımızca, tonlarca ağır; ve hepsinde mutlu ve mutsuz olduğum her ‘an’ım, her ‘anı’m var. Her kağıt biraz daha eziyor bedenlerimizi, her kağıt biraz daha gömüyor bizi; an geliyor seni göremiyorum, an geliyor nefes bile alamıyorum. Bizi yaşadıklarımızla, benim kelimelerimle gömüyorlar Çocuk; ve ben tüm bu seremoni sırasında bir kez olsun elini bırakmadığımı fark ediyorum. Hala kağıtlar, anılar, hayal kırıklıkları yağarken üzerimize; ruhumuzda hatıraların yükleri, kulaklarımızdaysa veda sözcükleri varken ve gözyaşlarım bir kez daha ıslatırken o sayfaları, bırakıyorum ellerini; git artık, gidebileyim artık diye.

Bu vazgeçiş, zorunluluktan değil, bu sefer ben de çok istedim arkamı dönüp gitmeyi, bırakmayı ellerini. O her sayfası benle ıslanmış defteri ilk açışımdan beri veda etmeye çalışıyorum sana; ama belki de yapmam gereken sadece zamana bırakmaktı her şeyi, ve sensizliği kabul edip yaşamaya devam etmekti hayatı; “çalışmamalıydım” yani veda etmeye, ‘unutuş’ kendiliğinden, yavaşça gelmeliydi.

Eskiden üzerimdeki gölgen sensizken bile huzur verirken bana, artık üşütüyor beni; bu yüzden bir şekilde devam etmek istiyorum yoluma, yine senle yaşadıklarımızı hatırlarken gülümseyerek, ama ilk defa artık seninle başka anılar istemeyerek... Bir adım dışarı atıp gölgenden, güneşle yıkayıp yüzümü, gülümsüyorum.

Bu seni rüyalarıma son kez çağırışımdı Çocuk; mutluyum ben, mutlu ol sen de; ve lütfen iyi bak kendine…

9 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Geceliğine Oneiros Olmak – (III) – Geleceğin Rüyası

Uyudum önce, düşümde düş görmek için.
Geçmişi andım sonra, kefaret ödemek, ödetmek için.
Şimdi gelecek zamanların acısını tatma zamanı…

Beklentisi olmayan insan yoktur hayatta; beklentisi kalmamış insan intiharı seçip ölür gider zaten; “Hiçbir beklentim yok” diyen ve yaşamaya devam eden insan yalan söyler, kandırır kendini; kandırmaya çalışır karşısındakini, ama çoğu zaman kanmaz karşıdaki…

Ben kandırmaya çalışmadım kimseyi; şimdiden beklentim yoktu hiç, yarınlaraydı umudum. Ama ben hep aynı Feanor oldum; bir dostun dediği gibi, eğer bir ev idiyse tanıdığım insanların ilişkileri, ben sık gidip her gidişimde küçük bir eşyamı bırakarak yerleşmek yerine, üçüncü seferde elimde koca koca bavullarla gittim; yani acele ettim, tükettim, tekmeledim, bitirdim; ya da karşımdakinin bunları yapmasına sebebiyet verdim. Yapmam gereken tek şey beklemekti oysa, ama ben hiç durup, soluk alıp, bekleyemedim.

Ey Rüya Şahidi! Az kaldı, bitiyor anlatacak rüyalar, tükeniyor öyküler! Gelecek ve geçmiş bu kadar çarpıksa, ne kalır ki geriye bu hikayeden sonra; benim naçizane, kapkara şimdimden başka?


Parçalı bulutlu bir Pazar gününde, tren istasyonundayız; ben, Adı Bilinmeyecek Olan ve bizi yolcu etmeye gelmiş arkadaşlarımız... Herkesin yüzünde sevinç, herkes gülüyor birbirine sürekli; neşemiz ısıtıyor bizi. Gidip kedi gibi sürtünüyorum, sakallarımı batırıyorum Adsız’ın kollarına; o da sırıtıp boynumu okşuyor; sevgilim değil hala benim, ama yine sevgilimmiş gibi yapıyor.

Gülüyorum, gülüyor; ‘gülüyoruz’…

Yıllar geçmiş Çocuk’un üstünden bu kez. Adı Saklanan’dan çok daha önce kapatmışım yaralarımı, durdurmuşum kanamamı üzerine türk kahvesi döküp, pamuklarla sıkıca bastırarak; anne yöntemiyle.

Mutluyum yani, mutlu o da; ‘mutluyuz’…

Dostlarla vedalaşıp biniyoruz trene, yataklı vagonlardayız, buluyoruz ‘odamızı’ , yerleştiriyoruz eşyaları. Oturup konuşuyoruz uzun uzun, yıllar önce yaptığımız gibi, arada öpüşe koklaşa, kahkahalar atarak. Üstünden yıllar geçmemiş sanki görüşmeyişlerimizin; benim iki parçaya ayrılışımın, sevdiklerimi iki parçaya ayırışımın…

Teni tenime değdiğinde canım yanmıyor bu defa. Çünkü biliyorum ki bu sefer farklı bir şeyler, hissediyorum, daha farklı dokunuyor, okşayışları daha sıcak, dudakları daha istekli; gözlerindeki pırıltı gidip gelmiyor artık. Galiba Giz Adam da istiyor beni şimdi, benim onu istediğim gibi.

Kahve istiyor benden. Sütsüz ve sert sever kahveyi, çıkıp ‘odamızdan’ dışarı, büfeye ilerliyorum. Yanımdan beyaz tenli, siyahlar içinde bir kadın geçiyor, kadının teni gündüz, kendi gece sanki. Gözlerime, gözlerimden ruhumun en derinlerine ulaşmak istercesine bakıyor ve sanırım ulaşıyor da; ama ben onun gözlerinde bana duyulan saf bir nefret görüyorum sadece.

Uzaklaşıp gidiyor kadın, uzaklaşıp gidiyorum; ama yine bir şeyler yanlış gidiyor, biliyorum.

Alıyorum kahvemi ve dönüyorum ‘odamıza’. Ben içeri girecekken kapı açılıyor ve kadın çıkıyor içeriden, gülümsüyor yüzüme, kin dolu gözleriyle; “Korkma,” diyor , “biraz konuştuk sadece; onu almana izin veremezdim senin, rüyalarda bile!”

Kahveleri atıp ayağının dibine, içeri giriyorum ve onu görüyorum. Oturmuş, boş gözlerle yere bakıyor. “İyi misin Adı Saklı?” diyorum. Beni duymuyor, yere bakmaya devam ediyor. Adını tekrar ediyorum yanına yaklaşıp, diz çöküyorum önünde, bana bakmıyor, beni görmüyor. Ellerimi yanağına dokunmak için uzatıyorum, dokunuyorum, o an irkiliyor ve bakıyor yüzüme, sonra olanca gücüyle vuruyor ellerime, itiyor titreyen ellerimi, bağırarak “Dokunma bana!” diye.

Yaşlar gözlerime doluyor, hüzünse kalbime…

Ayağa kalkıp bakıyorum yüzüne. O da ayakta şimdi. “Bana neden bu kadar değer veriyorsun ki?” diye haykırıyor yüzüme. “Sana değer veriyorum çünkü,” diyorum, “sen yanında kendimi güvende hissettiğim tek insansın; ve bu yüzden seni çok ama çok seviyorum.”

Okkalı bir tokat patlıyor yüzümde bu kez. Yanağımda kıpkırmızı bir avuç içi şekli şimdi, beş de parmak izi çevresinde. “Karşılık veremediğim duygular yüktür benim için. Ağırsın, ağırlıksın bana Feanor, istemiyorum seni, defol git bu vagondan, defol git bu trenden, görmeyeyim bir süre seni!” diye bağırıyor bana, beni öpen, içimi ısıtan, dokunuşuyla bedenimi eriten, İsmi Unutulmayan.

“Ama benim bir beklentim yoktu ki senden…” diye mırıldanıyorum aktı akacak bir gölle gözlerimde; artık bana bakma tenezzülünde bile bulunmuyor o ise…

Yaşlar yanağıma akıyor bu sefer, hüzünse benliğime…

Ağlıyorum, susuyor; ‘ayrı düşüyoruz’…

İniyorum trenden sonraki istasyonda, oturuyorum dışarıdaki karlar üstüne, saat 11.11. Tren hareket etmeye başlıyor, bakıyorum trene, onun vagonu çoktan uzaklaştı bile, ama teni gündüz kendi gece kadın her vagonun içinden bana bakıyor nefret duyan gözlerle, her vagonda aynı duruş, aynı ifade; aynı gülümseyiş, ve hala kin dolu gözlerle.

Bir gözyaşı damlıyor yanağımdan bembeyaz zemine, o damlanın düştüğü yerde siyah bir noktacık oluşuyor. Siyahlık büyüyor, büyüyor; bedenimin altında kapkara, beni yutacak bir girdap oluşturuyor. Girdap dönüyor ve dönüyor altında bedenimin, içinde kalbimin; bense kan kırmızısı gözlerim ve açık kırmızı yanaklarımla, bırakıyorum kendimi, hayatın, girdabın, boşluğun, rüyanın akışına…

Artık uyanmam lazım, biliyorum, ama son bir şans veriyorum kendime, girdap yutmak üzereyken beni. Sana geliyorum Çocuk; tanıdık kokuna, tanıdık dokunuşlarına, tanıdık gülüşlerine geliyorum; gel-git halleriyle bile beni seven adama, sana geliyorum. İçimdeki sevgi arsızı aç sevgiye, ilgiye, şefkate; rüyalarda bile olsa, bunu bana sen ver istiyorum.

Senin için geliyorum Çocuk; ve sadece senin için, son bir kez, başka bir rüya yaratıyorum…