16 Aralık 2009 Çarşamba

Şebnem Ferah; yeni albümü dinlerken...


Geldi gelecek derken oldu işte; tarihlerden 16 Aralık bugün; ve ben şu an dinliyorum albümü...

Klibi çıktı mı? Bilen var mı?

Böyle Şebnem'e çok feci sarılmak istiyorum ben...

Benim şu ana kadarki favorim; hem başında hem de sonunda İstiklal'den sesler dinlettiği için duygularımla haince oynamış şarkı; "İstiklal Caddesi Kadar"; sözleri de şöyle şarkının;


Alnımdan akan ter, sana hiç değmedi
Gözümden damlayan yaş, denizi bulmadı
Bir sokak gördüm rüyalarımda gecelerce, hiç sana çıkmadı
Sadece yarım saat tutuştuk elele, o saat durmadı.

Düşünüyorum; ne kadar sevmiş olabilirim?
Düşünüyorum; sen, ben, gece ve bir yol
Başka bir şey yok elimde, hafızamda
Düşünüyorum; ne kadar yer etmiş olabilir?

İstiklal caddesi kadar, İstiklal caddesi kadar...

Anları birer birer topladım, sakladım; tarihin ortasında, gelecek aradım.
Hücreme girdin, dokundun hücrelerime; buluttum, damladım.
Cümleler kaçtı, dağıldı dört bir tarafa;
Sadece noktayım.

Düşünüyorum; ne kadar sevmiş olabilirim?
Düşünüyorum; sen, ben, gece ve bir yol
Başka bir şey yok elimde, hafızamda
Düşünüyorum; ne kadar yer etmiş olabilir?

İstiklal caddesi kadar, İstiklal caddesi kadar...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Şebnem Ferah Geliyor!


Beni tanıyan herkes Şebnem Ferah'ı ne kadar sevdiğimi bilir.

Her konserinde kendimden geçerim, İstanbul'da tanıştığım neredeyse herkese "Şebnem'i tanıyor musun, tanıyan birini biliyor musun???" diye sormuşumdur.

Onunla tanışma hususunda ahlaksız tekliflere bile açığım, o derece. Öyle 300,000 dolara gerek yok yani.... (Şehrazat'ınki, gerçeksen ve görüyorsan bi mail at.)

En son 2005te dinlemiştik Şebnem Ferah'ı yeni şarkılarıyla... 2007de konser albümü çıktı, hatta Alkım ve D&R çalışanları bıkmıştı benden; görür görmez "gelmedi ne yazık ki" diyorlardı. DVDsinde tanıdığım herkesi görmüşken ve suratımı asarken; taaa en sonlarda, Vazgeçtim Dünyadan'da kendimi görünce resmen çığlık atmıştım.

Ve yeni albüm geliyor. Şebnem Ferah "Benim Adım Orman" albümüyle 16 Aralıkta bizlerle olacak.

Kadın, Artık Kısa Cümleler Kuruyorum, Perdeler, Kelimeler Yetse ve Can Kırıkları adlı albümlerden sonra "Benim Adım Orman" adı çok garip geliyor. "Benim adım Osman" , "Benim adım Orhan", "Benim adım Kırmızı" gibi çağrışımlar yapmıyor değil. (serbest çağrışım engellenemez!)

Üstelik ilk defa "farklı" bir kapakla çıkıyor karşımıza Şebnem Ferah. Sabahtan beri arkadaşlarımla oturmuş kapağı konuşuyoruz MSN'de. O öndeki kırmızı pıtırcıkları sevemedim ben. Önünde şehir arkasında Orman; hoş olmuş. Konser albümünde gördüğümüz "Şebnem Ferah" yazısı bir logo haline gelmiş belli ki... Kırmızıdan yeşile, alevden ormana dönen bir logo; uyumlu olsun diye alta fırfırlanmış kırmızı pıtırcıklar. Onun yerine evlerin ve şehrin ışıklarını cart bir kırmızıyla gösterseler daha uyumlu olurdu bence.

Velhasıl kelam; merak ediyorum. Albüm sert mi olacak, albüme adını verdiğini düşündüğüm "Benim Adım Orman" adlı şarkı nasıl olacak? Bilmiyorum, bilemiyorum. Sabredemiyorum.

16 Aralık olsun bir an önce!!!! :)

Çok Pis PiEs: Çalışmıyorsun diyenlere kapak (kapak, tersten okununca da kapak); bugün proje teslimini yaptık, tasarladığımız poster 2. oldu, hıh! IT-Infrastructures dersi başarıyla geçildi. Ayrıca İsveççe sunumumu da yaptım bugün; İstanbul'u tanıttım, Swedish for International Students, Level 1 de||da!? başarıyla geçildi, hıh (2)! Bra!

Çok Pis PiEs 2: Türk yemeği istiyoruz isyanı başladı burada. Kısır yapcam sanırım. Dolma zor iş, doyuramam elin 238746 ispanyolunu, 12376 italyanını, 1234 fransızını... Inte Bra!

görsel:
esenshop

8 Aralık 2009 Salı

Linköping'ten Haberler...

** 4-5 gün önce hava -8 dereceydi burada. Dönüş yolunda bisikletim buzda kaydı, az daha kolumu kırıyordum :/ Onun yerine laptop'un üst kasasının ağzına s*#tım. Extra masraf, aferin bana.

** Acilen dolma yapmayı öğrenmem lazım, bu azaba daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum!

** Buradan, bana 3 kutu türk lokumu, 3 poşet de türk kahvesi (bi de cezve ^^) yollayan Türkiyedeki anne-babama selamlarımı, öpücüklerimi, sevgilerimi yolluyorum.


** Nationality List devam ediyor. Fransız, İsveçli, Polonyalı, Macar, Alman ve İspanyol itinayla "check" edildi efennim, çalışmalarımın devamı Hollanda ile gelecektir, Türkiye'yi elimden geldiğince güzel tanıtıyorum :P

** İstanbul'dan Ankara'ya otobüsle gidiş geliş 90 TL. İstanbul'dan Adana'ya otobüsle gidiş geliş 120 TL. İsveç'ten Norveç'e uçakla gidiş geliş 8 TL.
Ryan Air, işte bunu seviyorum. (darap-pa-pap-paaa!)

** Osmanlı Devleti'nin taaaaaa 1858de eşcinselliği yasal yaptığını biliyor muydunuz? Dünya öncüsü (cenneti) İsveç'ten bile daha önceki bir tarihte. Şimdiyse İsveç'te gaylerin kan vermesi yasallaştırılacakken veya kiliseler bile eşcinsel evliliklere onay verirken; Türkiye'de... Üff iki yazı öncesi işte, ya da Ahmet Yıldız yazın gugıla. (in gugıl, we trust.)

** Yazın Ibiza'ya gidicem ben ki. Kilo vermem, vücut yapmam gerek; yoksa depresyona girerim ben orada ki.

** Ocak'ta Erasmus Student Network ile Kiruna'ya gidiyoruz. -40 dereceyi tadacağım arkadaşım. Şansım varsa kuzey ışıklarını da görürüm. Ahanda işaret ve orta parmağımı çapraz yaptım, gud lak tu mi!



** Biz nasıl tavuk suyuna pilav yapıyorsak; İspanyollar da balık suyuna pilav yapıyor. Ahtapotlu, balıklı, midyeli ve bol safranlı paella; gelince yapim mi?


** Yemeye, içmeye, gezmeye, "vesaireye" gelmişim gibi geliyor belki size; hatta cimbakuka açık açık hakaret bile etti feysbuktan "seni oraya okumaya gönderen zihniyetin ben içine şeyapim!" diye; ama çalışıyorum ben. Valla bak! :)

** Ben gelince parti yapıp göbek atalım lütfen; Beenmaya'nın meşhur halaylarından bir adet istedim bile!

Sevgiler, saygılar...

görseller: gugıl imıcıs., eksept di först van.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Kaçmak?



"Hiç unutmak için kendini paraladığın, ama başaramadığın; yok sayabilmek uğruna yaşadığı ülkeyi bile terk ettiğin; ama nereye gidersen git, onu da yanında taşıdığını fark ettiğin; unutmanın, yok saymanın, kaçmanın imkansız olduğunu anladığın biri oldu mu hayatında?” dedi.

Başımı iki yana salladım; “Hayır.” dedim.

Ben bu gece ayık kafayla, sarhoş kendime yalan söyledim.

Ve, yine; inandırmayı beceremedim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Memleket "Özlemi"

*
Erasmusla geldiğim bu ülkeden (İsveç) öğrendiğim, hayatımda büyük değişiklik yaratan bir şey var. Bunu bir slogan olarak söylemem gerekirse; “Başka bir dünya mümkün!”

Çok değil, bundan sadece bir buçuk hafta önce; hayatı boyunca LGBTQ(**) hareketlerinde “gizli kimliğim” açığa çıkar, gazeteciler çeker, eş-dost-akraba görür, sonra elalem ne der korkusuyla yer almamış olan ben; Transgender Memorial Day’e katıldım. Linköping’in şehir merkezinde; meydanın tam ortasında, herkesin baktığı o koca pankartı ben taşıdım. Mumlar yakıldı dünyada ölen/öldürülen/ezilen/biçilen her bir travesti/transseksüel için. Rüzgar esti söndürdü ortada başıboş bıraktığımız mumları; yaktık hepsini tekrar; sardık üstlerini ellerimizle; sahiplendik, rüzgar gelip söndürmesin onları diye.

Çok değil, bundan yalnızca bir hafta önce okulumuzda LGBTQ kongresi oldu. İsveç’in dört bir yanından ‘transgender’lar, eşcinseller gelip okulumuzda konferans verdiler. Düşünün; aktivist transseksüeller okulumuza geldi; ve konferans verdi. Okulun klübüyle beraber bu organizasyonda görev aldım; yemek pişirmelerine yardım ettim; akşam yemeğinde diğer şehirlerden ve ülkelerden gelenleri ağırladım; düzenlenen partilere katıldım.

Yurdum okulu(n)/(m)da hala bir takım insanlar içki içeni, kürtçe şarkı söyleyeni, nü resim çizeni, punkları, piercing takanı döverken; mini etek giyene laf atar, "kaşar" damgası vururken; yurdum ülkesinde hala nice travestiler/transseksüeller çığlık çığlığa öldürülür ve bir allahın kulu yardıma koşmaz; polisler ancak cinayet bittikten sonra olay mahalline “yetişebilirken”; ” Taksimde 19 yaşındaki kız tecavüze uğradı” haberinin altına bir takım şerefsizler, “19 yaşındasın ne işin var o saatte barlarda”, “Anası babası ne biçim insanlar?”, “Allah korkun olsaydı bunları yapmazdın, başına da bunlar gelmezdi.” yazar, hatta bazıları pişkinlikle “Oh olsun, haketmiş!” diye eklerken... olurken... biterken...

Bir ülkenin herhangi bir şehrinde, insanların nasıl bir bütün halinde; heteronormativiteden nasıl da uzak yaşadıklarını; ailelerin lezbiyen/gay çocuklarının 20 yaşında sevgilisiyle eve çıkmalarını nasıl yadırgamadıklarını; kızlarının gece 3e kadar barlara mini etekle gitmesine izin verdiğini ve erkeklerin bırakın tecavüz etmeye kalkışmayı laf bile atmadıklarını gördüm.

İnsanı cinsel tercihine ya da bakireliğine göre yargılamayan bir toplum mümkün. Namusu, evlenmeden önce bilmem kaç kişiyle cinsel ilişkiye girdikten sonra; karısının bacak arasının ona “ait” olmasıyla bağdaştırmayan erkeklerden oluşan bir toplum mümkün. (bakınız: FilmMor Kadın kooperatifinin "Namus nedir?" adlı kısa araştırma filmi.)

Böyle bir ülkeden Türkiye’yi ziyarete gelen turistleri, Marmariste süper markette uluorta elleyerek, lezbiyenim denildiğinde “ i fuck can yu and her thiz night” diye-bile-rek; otellerine kadar beş kişilik grup halinde takip ederek ne kadar misafirperver bir millet olduğumuzu göstermek de mümkün.

“Türk’ün Türk’den başka dostu yok” denir ya hep; kahkahalar eşliğinde tanıştıktan sonra, “nerelisin? “ sorusuna “Türkiyedenim” dediğinde, karşındaki kadının orada az kalsın tecavüze uğradığı için suratını asması, sana nefretle bakması da mümkün; gay olmana rağmen.

Dostlarımdan ve ailemden, ve bir de İstanbul’un güzelliğinden başka; nedir ki bana memleketimi gerçekten özlettirecek sebep?


* Görsel/Photograph: Deviantart - ShortAxel
**LGBTQ: Lesbian-Gay-Bisexual-Transgender-Queer

25 Kasım 2009 Çarşamba

Uzun Zaman Sonra...



Bu satırları Linköping’teki evimde oturmuş, çayımı yudumlar ve deviantArt’taki yorumlara bakarken yazıyorum. Geri dönmenin vakti gelmişti sanki, devArt’a dönmenin vakti geldiği gibi... Hazirandan beri uğramamışım bu karanlık yere, içimi dökmemişim; dökmeden de yapabilmişim; ne mutlu!

Neden sustum?

En önemli nedenlerden biri ‘O’ artık görmesin diyeydi. Bilmesin ne hissettiğimi, acı çektiğimi hala; ‘O’ çoktan farklı bir yolda yürür ve ardında bıraktıklarını düşünmezken...

Bir diğeri, ‘diğerleri’ görmesin diyeydi. Bundan sonra tanıştığım hiçbir gay’e blogumdan bahsetmemeye kararlıyım. Aylar önce hissettiğiniz her bir acı; misli misli geri dönüyor kıskançlığın ardından çünkü. Kimisi elleriyle kazıyor pıhtısını yaranın; tekrar ve tekrar kanatmak için; kimi zamansa keşfetmeleri yetiyor; yaram zaten kanamaya meyilli. Beenmaya'nın sözüne uyup yaşamaya çalışıyorum artık bu yüzden; "unutmak" diye bir şey yok; "daha nadir hatırlamak" var. Ve "daha nadir" hatırlayana kadar, kimse girmeyecek hayatıma.

Bir diğer neden ise; 'ben' görmeyeyim diyeydi. Uzaklaşmak istedim biraz ‘O’nunla dolu sayfalardan, hayatımdan. Hani ben ‘her şeyi’ ardımda bırakıp geldim ya İsveç’e; blogu da ardımda bırakayım istedim.

Birileri bir şeyleri görmesin diye kaçmak ne anlamsız oysaki. Gönül bildikten sonra neyin ne için acıttığını; sen/ben/o görmüş; ne çıkar, değil mi?

Bir mahlasa veda ettim bugün ben, bunca zamandır O'nu andığım isme. ‘O’ benim yolumun yoldaşı değil artık çünkü; yoldaş olduğumuz zamanların mahlası da ona ait değil bu yüzden...

...

O değil de neyi fark ettim biliyor musun blog? Özlemişim!

Sınavlar, projeler, makaleler ve gezilecek tonlarca şehir derken; yorum yazmayı aksatırsam affola; ama tam teşekkül buradayım artık.

Umarım hoşgelmişimdir; hoşbuldum çünkü...