8 Aralık 2009 Salı

Linköping'ten Haberler...

** 4-5 gün önce hava -8 dereceydi burada. Dönüş yolunda bisikletim buzda kaydı, az daha kolumu kırıyordum :/ Onun yerine laptop'un üst kasasının ağzına s*#tım. Extra masraf, aferin bana.

** Acilen dolma yapmayı öğrenmem lazım, bu azaba daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum!

** Buradan, bana 3 kutu türk lokumu, 3 poşet de türk kahvesi (bi de cezve ^^) yollayan Türkiyedeki anne-babama selamlarımı, öpücüklerimi, sevgilerimi yolluyorum.


** Nationality List devam ediyor. Fransız, İsveçli, Polonyalı, Macar, Alman ve İspanyol itinayla "check" edildi efennim, çalışmalarımın devamı Hollanda ile gelecektir, Türkiye'yi elimden geldiğince güzel tanıtıyorum :P

** İstanbul'dan Ankara'ya otobüsle gidiş geliş 90 TL. İstanbul'dan Adana'ya otobüsle gidiş geliş 120 TL. İsveç'ten Norveç'e uçakla gidiş geliş 8 TL.
Ryan Air, işte bunu seviyorum. (darap-pa-pap-paaa!)

** Osmanlı Devleti'nin taaaaaa 1858de eşcinselliği yasal yaptığını biliyor muydunuz? Dünya öncüsü (cenneti) İsveç'ten bile daha önceki bir tarihte. Şimdiyse İsveç'te gaylerin kan vermesi yasallaştırılacakken veya kiliseler bile eşcinsel evliliklere onay verirken; Türkiye'de... Üff iki yazı öncesi işte, ya da Ahmet Yıldız yazın gugıla. (in gugıl, we trust.)

** Yazın Ibiza'ya gidicem ben ki. Kilo vermem, vücut yapmam gerek; yoksa depresyona girerim ben orada ki.

** Ocak'ta Erasmus Student Network ile Kiruna'ya gidiyoruz. -40 dereceyi tadacağım arkadaşım. Şansım varsa kuzey ışıklarını da görürüm. Ahanda işaret ve orta parmağımı çapraz yaptım, gud lak tu mi!



** Biz nasıl tavuk suyuna pilav yapıyorsak; İspanyollar da balık suyuna pilav yapıyor. Ahtapotlu, balıklı, midyeli ve bol safranlı paella; gelince yapim mi?


** Yemeye, içmeye, gezmeye, "vesaireye" gelmişim gibi geliyor belki size; hatta cimbakuka açık açık hakaret bile etti feysbuktan "seni oraya okumaya gönderen zihniyetin ben içine şeyapim!" diye; ama çalışıyorum ben. Valla bak! :)

** Ben gelince parti yapıp göbek atalım lütfen; Beenmaya'nın meşhur halaylarından bir adet istedim bile!

Sevgiler, saygılar...

görseller: gugıl imıcıs., eksept di först van.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Kaçmak?



"Hiç unutmak için kendini paraladığın, ama başaramadığın; yok sayabilmek uğruna yaşadığı ülkeyi bile terk ettiğin; ama nereye gidersen git, onu da yanında taşıdığını fark ettiğin; unutmanın, yok saymanın, kaçmanın imkansız olduğunu anladığın biri oldu mu hayatında?” dedi.

Başımı iki yana salladım; “Hayır.” dedim.

Ben bu gece ayık kafayla, sarhoş kendime yalan söyledim.

Ve, yine; inandırmayı beceremedim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Memleket "Özlemi"

*
Erasmusla geldiğim bu ülkeden (İsveç) öğrendiğim, hayatımda büyük değişiklik yaratan bir şey var. Bunu bir slogan olarak söylemem gerekirse; “Başka bir dünya mümkün!”

Çok değil, bundan sadece bir buçuk hafta önce; hayatı boyunca LGBTQ(**) hareketlerinde “gizli kimliğim” açığa çıkar, gazeteciler çeker, eş-dost-akraba görür, sonra elalem ne der korkusuyla yer almamış olan ben; Transgender Memorial Day’e katıldım. Linköping’in şehir merkezinde; meydanın tam ortasında, herkesin baktığı o koca pankartı ben taşıdım. Mumlar yakıldı dünyada ölen/öldürülen/ezilen/biçilen her bir travesti/transseksüel için. Rüzgar esti söndürdü ortada başıboş bıraktığımız mumları; yaktık hepsini tekrar; sardık üstlerini ellerimizle; sahiplendik, rüzgar gelip söndürmesin onları diye.

Çok değil, bundan yalnızca bir hafta önce okulumuzda LGBTQ kongresi oldu. İsveç’in dört bir yanından ‘transgender’lar, eşcinseller gelip okulumuzda konferans verdiler. Düşünün; aktivist transseksüeller okulumuza geldi; ve konferans verdi. Okulun klübüyle beraber bu organizasyonda görev aldım; yemek pişirmelerine yardım ettim; akşam yemeğinde diğer şehirlerden ve ülkelerden gelenleri ağırladım; düzenlenen partilere katıldım.

Yurdum okulu(n)/(m)da hala bir takım insanlar içki içeni, kürtçe şarkı söyleyeni, nü resim çizeni, punkları, piercing takanı döverken; mini etek giyene laf atar, "kaşar" damgası vururken; yurdum ülkesinde hala nice travestiler/transseksüeller çığlık çığlığa öldürülür ve bir allahın kulu yardıma koşmaz; polisler ancak cinayet bittikten sonra olay mahalline “yetişebilirken”; ” Taksimde 19 yaşındaki kız tecavüze uğradı” haberinin altına bir takım şerefsizler, “19 yaşındasın ne işin var o saatte barlarda”, “Anası babası ne biçim insanlar?”, “Allah korkun olsaydı bunları yapmazdın, başına da bunlar gelmezdi.” yazar, hatta bazıları pişkinlikle “Oh olsun, haketmiş!” diye eklerken... olurken... biterken...

Bir ülkenin herhangi bir şehrinde, insanların nasıl bir bütün halinde; heteronormativiteden nasıl da uzak yaşadıklarını; ailelerin lezbiyen/gay çocuklarının 20 yaşında sevgilisiyle eve çıkmalarını nasıl yadırgamadıklarını; kızlarının gece 3e kadar barlara mini etekle gitmesine izin verdiğini ve erkeklerin bırakın tecavüz etmeye kalkışmayı laf bile atmadıklarını gördüm.

İnsanı cinsel tercihine ya da bakireliğine göre yargılamayan bir toplum mümkün. Namusu, evlenmeden önce bilmem kaç kişiyle cinsel ilişkiye girdikten sonra; karısının bacak arasının ona “ait” olmasıyla bağdaştırmayan erkeklerden oluşan bir toplum mümkün. (bakınız: FilmMor Kadın kooperatifinin "Namus nedir?" adlı kısa araştırma filmi.)

Böyle bir ülkeden Türkiye’yi ziyarete gelen turistleri, Marmariste süper markette uluorta elleyerek, lezbiyenim denildiğinde “ i fuck can yu and her thiz night” diye-bile-rek; otellerine kadar beş kişilik grup halinde takip ederek ne kadar misafirperver bir millet olduğumuzu göstermek de mümkün.

“Türk’ün Türk’den başka dostu yok” denir ya hep; kahkahalar eşliğinde tanıştıktan sonra, “nerelisin? “ sorusuna “Türkiyedenim” dediğinde, karşındaki kadının orada az kalsın tecavüze uğradığı için suratını asması, sana nefretle bakması da mümkün; gay olmana rağmen.

Dostlarımdan ve ailemden, ve bir de İstanbul’un güzelliğinden başka; nedir ki bana memleketimi gerçekten özlettirecek sebep?


* Görsel/Photograph: Deviantart - ShortAxel
**LGBTQ: Lesbian-Gay-Bisexual-Transgender-Queer

25 Kasım 2009 Çarşamba

Uzun Zaman Sonra...



Bu satırları Linköping’teki evimde oturmuş, çayımı yudumlar ve deviantArt’taki yorumlara bakarken yazıyorum. Geri dönmenin vakti gelmişti sanki, devArt’a dönmenin vakti geldiği gibi... Hazirandan beri uğramamışım bu karanlık yere, içimi dökmemişim; dökmeden de yapabilmişim; ne mutlu!

Neden sustum?

En önemli nedenlerden biri ‘O’ artık görmesin diyeydi. Bilmesin ne hissettiğimi, acı çektiğimi hala; ‘O’ çoktan farklı bir yolda yürür ve ardında bıraktıklarını düşünmezken...

Bir diğeri, ‘diğerleri’ görmesin diyeydi. Bundan sonra tanıştığım hiçbir gay’e blogumdan bahsetmemeye kararlıyım. Aylar önce hissettiğiniz her bir acı; misli misli geri dönüyor kıskançlığın ardından çünkü. Kimisi elleriyle kazıyor pıhtısını yaranın; tekrar ve tekrar kanatmak için; kimi zamansa keşfetmeleri yetiyor; yaram zaten kanamaya meyilli. Beenmaya'nın sözüne uyup yaşamaya çalışıyorum artık bu yüzden; "unutmak" diye bir şey yok; "daha nadir hatırlamak" var. Ve "daha nadir" hatırlayana kadar, kimse girmeyecek hayatıma.

Bir diğer neden ise; 'ben' görmeyeyim diyeydi. Uzaklaşmak istedim biraz ‘O’nunla dolu sayfalardan, hayatımdan. Hani ben ‘her şeyi’ ardımda bırakıp geldim ya İsveç’e; blogu da ardımda bırakayım istedim.

Birileri bir şeyleri görmesin diye kaçmak ne anlamsız oysaki. Gönül bildikten sonra neyin ne için acıttığını; sen/ben/o görmüş; ne çıkar, değil mi?

Bir mahlasa veda ettim bugün ben, bunca zamandır O'nu andığım isme. ‘O’ benim yolumun yoldaşı değil artık çünkü; yoldaş olduğumuz zamanların mahlası da ona ait değil bu yüzden...

...

O değil de neyi fark ettim biliyor musun blog? Özlemişim!

Sınavlar, projeler, makaleler ve gezilecek tonlarca şehir derken; yorum yazmayı aksatırsam affola; ama tam teşekkül buradayım artık.

Umarım hoşgelmişimdir; hoşbuldum çünkü...

30 Haziran 2009 Salı

Kapıyı Açacak Olduktan Sonra, Kilitler Ne İşe Yarar?

Dört bir yanımı saran, dört bir yanımdan çekiştiren acıları bir odaya kapattım önce, kilit vurdum üstlerine. Sonra, bana artık bir kaç beden büyük gelen mutsuzluklarımı soyundum, buruşturdum elimde, fırlatıp attım hepsini. İçimde gözyaşı döken tüm benlikleri sevdim, susturdum; ne varsa ruhumda geçmişi özleyen, hepsini gelecek düşleriyle avuttum.

Sardım yaralarımı tek tek, kapandı kesiklerim, dindi sancılarım...

Barıştım tarihlerle; geçmişle, anılarla...

Ve bir kokuydu burnumda tüten aylardır, öyle ki, dayanıp bir boyunun sıcaklığına, sadece bir bedenin kokusunu değil, o bedeni içime çekmeyi isterken, vazgeçtim beni benden alan o tenin sahibinden, O’nun yerine, bir mola verip Rıhtım’da, Boğaz’ı kokladım var gücümle...

Sonra fark ettim, O kokuyordu İstanbul...

Aylarını süsleyen gelecek düşlerinde, İstanbul’da “memleketin” tüm kınayan gözlerinden uzakta birlikte yaşamayı hayal eden iki erkek vardı geçmiş zamanın herhangi bir diliminde; sonra paramparça oldu o dilim, yüreklerini nasıl çizdiyse zaman kesikleri, düşlenen tüm o rüyaları da kırdı geçti, tuz etti, buz etti.

Onsuz aylarını süsleyen gelecek düşlerinde, İstanbul’da, ”memleketin” kınayan gözlerinden uzakta, Çocukla yaşamayı hayal eden, Çocuktan daha çocuk, Çocuksuz ölü bir Onur vardı, geçmiş zamanın bir başka diliminde; uyutmuştum ben onu, derin uykulara yatırmışım ninnilerle; uyusun diye sallarken, dizlerimi kanatmıştım, kırmıştım dizlerimi, uyumazken o bir türlü...

Arındım, temizlendim sanıyordum; öyleyse neden ellerim titredi telefonu kapatırken; neden, sadece tek bir an, gitmek istemedim, terk etmek istemedim İstanbul’u; neden aylardır hayalini kurduğum o Avrupa ülkeleri, birden bunca önemsiz göründü gözüme?

Neden sonra durulduğumu hissettim tekrar? Neden sonra kızdım kendime? Neden bana aşık başka bir erkeğe anlattım tüm bunları? Neden onu üzdüm? Neden kendimi üzdüm?

Hayatım koskoca bir kısır döngü sanki; ben hep yaralanan ve yaralayan Onur; hep iyileşip tekrar düşen Onur; düşerken kendini korumak için ellerini yüzüne siper etmeyen Onur, belki de acıyı isteyen, arzulayan Onur. Acısız eksik Onur. Mazoşist Onur.

Sıkıyorum yumruğumu, bir yere geçirmek için değil; tırnaklarım batsın diye tenime, uyarsın beni diye, anlatsın diye neyin yanlış neyin doğru olduğunu, benim kendi kendime gelin güvey olduğumu...

Gidiyorum 19 Ağustos’ta. Biliyorum ki her vedam içten, her vedam umut dolu olacak, mutlu olacak; ve yine biliyorum ki, tek bir tanesi, diğerlerinin aksine, yalandan olacak.

5 Haziran 2009 Cuma

Kapatmam ki ben bu blogu! :)

Uzun zamandır yazmıyorum buraya bir şeyler; aslında şu anda yaptığım da ufak bir açıklama olacak sadece :)

Önce biraz zaman verdim kendime, kabuğuma çekileyim, dinleneyim, kelimelerim biriksin, sakinleşsinler/sakinleşeyim diye...

Şimdilerde yazmayı, eskiden geçirebildiğim kadar uzun süreyi burada geçirmeyi çok istiyorum ama; mühendislikte 3. sınıfın 2. dönemindeyim.... Yani, okulumun kapanmasına daha 3 hafta var ve ben bu süre içerisinde 4 proje teslim edeceğim, 4 raporu olacak bu projelerin, 4 de sunumu; ayrıca 1 vizem, 1 quizim var; 2 de ödevim. Ha unutmadan, 6 tane de finalim!!! :)

Bloga ya da arkadaşlarıma vakti bırakın; kendime bile zaman ayıramıyorum doğru düzgün. Bu zamansızlığa ve dolayısıyla bunalmaya stres patlamasıyla ortaya çıktığını düşündüğüm dudağımın muhtelif yerlerindeki 6 adet uçuk eşlik ediyor. Yani yaratık gibiyim. Bir de masa başında, ekran karşısında otur otur kilo da aldım. Bir de belim ağrıyor son günlerde ve korkuyorum bu şansla bi de fıtık olurum diye...

Bir de 2 milyar bulup canon EOS450d alıp fotoğraf çekmek istiyorum çılgınlar gibi. Sloganları "you can canon" adamların. I can't canon tamam mı?

Çok dünyevi problemlerim var farkındayım. Ama artık dünyam olan "odam" bu kadar şeye endişe etmeme izin veriyor şimdilik. Hatta en son domuz gribinde kaldım ben gündem maddesi olarak. Bi de uçak düştü onu biliyorum...

Velhasıl kelam; 29 hazirandan sonra buradayım. Özleyin beni tamam mı? Bi de küsmeyin okumuyorum falan diye, bırakmayın izlemeyi sebep sadece susmamsa; herkesin bir süre susmaya ihtiyacı olabilir sonuçta :)

Sevgiler, saygılar, kocaman öpücükler!

ilgi & şefkat isteyen feanorcuğunuz... :)