6 Ocak 2015 Salı

"İronik" (değil)


Huzur ile, uzun süren bir ilişkinin ardından ayrıldık sanki. İki küskün sevgili gibi uzaktan bakıyoruz birbirimize. Birimiz ötekinin ne olduğunu biliyor, anılarımızı sinemizde tutuyoruz birbirimize dair; ama uzağız işte, ayrıyız.

Huzur olmadığında kalmıyor yaşamanın anlamı. Hiç yakalayamayacak olduğun şeylerin peşinden koşup duruyorsun. Ne anın tadı kalıyor, ne geçmişin, ne geleceğin. Ölüm siyah kanatlarıyla usulca sarmalasın istiyorsun bedenini ama ne fayda, ölüm çağrıldığında kendiliğinden gelmiyor.

Yitip gidebilen insanları kıskanıyorum bazen. Köprüden atlamaya cesareti olan, ilaç içmeyi becerebilen, altın dozdan titreyen hüzünlü yaratıkları. Toplayıp tasımı tarağımı gitmek ister gibi bu ülkeden, göçüp gitmek istiyorum dünyadan çoğu zaman.

Huzur elzem bir şey yaşamak için. Olmayınca olmuyor. Göğsüm sıkışıyor son günlerde. Öyle derin ve öyle çok ofluyorum karşıki dağlar bir bir dümdüz oluyor önümde. İlaçlar iyi geliyordu, gelmiyor gibi artık. Terapi iyi geliyor muydu, açıkçası bilmiyorum.

İçimde siyah kanatları arzulayan bir deli Onur, dışarıda arzularından bunalmış kayıp bir ruh.

Ben içerideyim, ruhum dışarıda… Böyle de bir ironi.


18 Haziran 2012 Pazartesi

Karadereliler Gibiyim



Broken Brights by Angus Stone on Grooveshark 

Bu yazıyı çok mutlu yazmam lazım aslında, hayat sevince güzel lalalala diyerek, ya da ne bileyim, bir kırlarda koşuyorum, çiçekler kelebekler modunda olmalıymışım gibi geliyor...

Ama düşünüyorum da, aslında hepimiz ilişkilere dair aynı şeyden korkuyoruz: “Hadi bu da öncekiler gibi olursa?”

Annem ben küçükken “Karadereliler gibisin!” derdi bana. Efsaneye göre hamile bir kadın varmış, her gün bir derenin başına gider göz yaşı dökermiş. Kadını görüp neyi olduğunu soranlara kadın hep aynı cevabı verirmiş: “Ben şimdi hamileyim, hadi çocuğum doğduktan sonra, yürüyebildiğinde, bu derenin yanına gelirse, burada oynarken ayağı takılıp dereye düşerse, akıntıya kapılırsa, etrafta kimse olmazsa, boğularak ölürse? Ben o zaman nasıl yaşarım?”

Bazen annemin haklı olduğunu düşünüyorum. O kadar çok kuruyorum ki kafamda her şeyi. Her ilişkiye “Bu sefer oyunu kuralına göre oynayacağım” diyerek başlıyorum. Ama sonra yine içli içli bakan ben, bir dokunma çabası, bir “şuna da yardım ederim, şunu da yapalım, şöyle de olsun” hali. E hani cool olacaktın Onur, mesela hani onun 3 mesajına 1 cevap verecektin, o sana dokunana kadar sen ona dokunmayacaktın, zayıf hiçbir yanını göstermeyecektin?

Küçük hesaplar diyerek gülüp geçtiğim tüm bu şeyler, ilişkiyi ilişki yapan şeyler galiba. “Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin!” şeklinde giden Şıkıdım; Sezen Aksu’nun kafası iyiyken yazdığı, Tarkan’ınsa bence inanmadan seslendirdiği bir şarkı aslında...

Yapamıyorum ben. Olmuyor yani. Cool adam değilim bildiğin; mahallenin sevimli delikanlısıyım, sosyalim güldürüyorum; iyi, güzel, insanlar seviyor da; “oha lan çocuk inanılmaz karizmatik” olmuyor işte. Bence alnımda ŞİRİN yazıyor benim. Kurgucu Şirin. Karadereli Şirin.

Sonra kafamda kurmaya başlıyorum. Hadi benden sıkılırsa? Hadi çok üstüne gidiyorsam? Hadi bırakıp giderse? Hadi aldatırsa? Hadi şöyle olursa hadi böyle olursa? Niye bunu dedi ki? Niye şunu demiyor? Niye uzaklara baktı? Neden sustuk? Yanlış bir soru mu sordum??

İşin kötüsü yapışkan sevgili olmamak adına bu düşüncelerin hepsini içimde öyle güzel tutuyorum ki, karşımdaki benim aklımı kurcalayan hiçbir şeyden haberdar olmuyorsa da, ben mütemadiyen kendi kendimi yemiş oluyorum. Kendimi kemiriyorum. LSD etkisinde evsiz Popo’yu yiyen o adam gibi; hırlayarak, ve başka hiçbir şeyi skime takmadan ısırıyorum kendimi. The Walking Dead: From Karadere.

Velhasılkelam, benim bir ilişkim var. Güvenmek için zamana ihtiyaç duyduğum bir ilişki. Güvenene kadar her şey bitebilir, her şey boka sarabilir, ben yine acı çekebilirim, yine kör kuyulara düşebilirim.

Ne zaman güvenirim peki? “Rabbisi bilir.”

Cicim ayları böyle olmuyordu di mi lan?

Öperler.

---

Görsel: deviantart; Hungarian skies pt.CXXIX.by realityDream  
Şarkı: grooveshark; Angus Stone - Broken Brights  (offical klip icin TIK)

12 Haziran 2012 Salı

İşte TAM olarak bu kafadan istiyorum.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

YeniBirAşkYeniBirİşBizeGülecekBi'NedenLazım

Not In Love (Feat. Robert Smith) by Crystal Castles on Grooveshark 

Hola! 1 senelik erkek diyetimi İzmir seyahati ile bozmuş bulunmaktayım. 3-nights-stand ilginç bir şey aslında. Hani böyle sevgili gibisin ama değilsin, hani el elesin göz gözesin ama pembe panjurlu evlerin hayalini kurmuyorsun, gelecek planların İstanbul uçağına binene kadar falan. Bir “Anla beni yaz aşkım.” modu.

Döndüğümde iki üç gün mesajlaştık, bir özledimler, bir keşke-burda-olsaydınlar. Sonra durdu. Çok özlemişim lan sabah günaydın mesajı almayı, yatmadan önce muaaaaaahh demeyi, uygunsuz mekanlarda uygunsuz mesajlarla kızarmayı falan... Uygunsuz olan her şey güzel.

Yeni işe hızlı bir girişle başladım. Süpersonik-kurumsal bir şirketten, sikimsonik-kurumsal olmaya çalışan bir şirkete geçişle beraber yaşadığım o kısa hayal kırıklığı müddetince, disiplinsizliklerine saydım sövdüm, zira işe başladığımı bir beni işe alan adam biliyordu, bir de ben biliyordum. Gavur şeyi gibi yanan o allahın yerine iki dirhem bir çekirdek (ve alnımda ter damlaları) ile gitmişim, bana hala "Siz kimle görüşmüştünüz?" diyorlar. Planlama beceriksizliklerine karşı olan memnuniyetsizliğimi o kadar belli ettim ki, genel müdür ve unit head arayıp özür diledi benden telefonda. Sonra kendi kendime “Dün boktun, bugün koktun” dedim. Artistliğin lüzumu yok. (ama hak etmişlerdi – ve gönlümü aldılar. Bir de ilk günden headler arasında fena bir karizmam oldu; Ne-uğraşıcam-hacı-basar-istifayı-giderim-bana-iş-mi-yok?! ayakları bazen işe yarıyor.)

Önceki şirkette hoşlandığım çocuğun (ahahah tabii ki hetero ve sevgilisi var!) yeni şirkette tam karşı odada kadrolu oluşu içinse sürekli söylediğim şarkı: “bana kaderimin bir oyunu mu bu?”

Oryantasyon süreci = bir sikim yapmama süreci aslında. Etrafta dolanıp, doküman okuyup, starbuckslarda zıkkımlanıp güzel paralar alacağım gibi bir anlamı var. Tuvalete girince Grindr’a falan bakıyorum. Sadece bir çocuk online. Ama sürekli online. Bense hesap bile açmadım; grindrdakileri uzaktan sevmek aşkların en güzeli.

Ana teması da yok bu postun, komik bi tarafı da. Dağılın gen$ler.

---

Görsel: İzmir Vapuru yandan çarklı.
Şarkı: grooveshark; Crystal Castles feat. Robert Smith - Not In Love  (unoffical klip icin TIK)

11 Mayıs 2012 Cuma

'Cuz Boys Don't Cry...

Boys Don't Cry by Norman Palm on Grooveshark 

 Naber gen$ler?

Bu satırları evden yardırıyorum, boxerım var üstümde böyle; gittim poğaça aldım, yanında sütlü kahvem falan... hayat güzel aslında lan.

Ana teması “Merhaba ben 15 yaşında ergen kafasıyla çok acı çekiyorumssss” olan son yazımdan sonra bir süre daha debelendim. Ağladım, sızladım. Böyle; iş yerinde mutluluk oyunları oynamacalar, işten dönünce kendini eve kapatmacalar, telefona bakmamacalar falan. Sonra dedim ki kendime; DUR LAN GERİZEKALI DİNGİL...

Ben 3 aydır kötüydüm aslında, kaza geliyorum demez ama depresyon der. İlgilenmeyince pis girdi, Jonah Falcon gibi. (üşenme, googleit, çok da ayıp değil.) Önemli olan sebebini bilmek ama, sebepten kaçabilmek değil.

Fark ettim ki beni mutsuz eden şey işim, iş yoğunluğum, o yoğunluğa karşılık aldığım maaş, o maaştan aldığım tatmin...Türkiye’nin en süpersonik şirketlerinden biri diye anılan şirket ebemi düdüklüyormuş meğer dostlar. Bir süre kararsız kaldım, kariyer miii, hayat mı, kariyer miiii, hayat mı... Bastım lan istifayı sonra! Sadadadsadasdasf. Bildiğin dedim ki ben 2 hafta sonra çıkıyorum, skerler bebeğim! O gece CVmi güncelledim, ertesi gün istediğim 6 yere başvurdum, 2si askerliğin yaklaştı dedi istemedi; 2si senior arıyoruz dediler, akıllarındaymışım; 1i teklif verdi öptümkibbye dedim, 1i de TAM İSTEDİĞİM iş için maaşıma TAM %60 zam yaptı. Tamam dedim ya ben de, canımsın sen dedim, gel beraber mesut olalım dedim.

21 Mayıs’tan itibaren, bir adet Junior Business Analysis Consultant’ım. Çok fiyakalı isim lan. Anneeeaa ben analist oldum.

O değil de ANAL-ist. Asdksadkjhasdjhaskjdhaskj. Neyse.

Benim önümü görmeye ihtiyacım var aslında. Hedefler koymak falan filan. 3,5 senelik, dış etkenlerin çok da değiştiremeyeceği kararlar aldım. Profesyonellik için gereken sertifikalardır, Boğaziçi’nde yüksek lisanstır. Böyle şeyler. Kısmetse neden olmasın?

3,5 senenin ardındansa gideliiiim buralardaaaan, dayanamıyoruuuuuum.

 Bu arada Iphone 4s aldım ben. Biliyorum 5 çıkacak. Biliyorum Galaxy S3 geldi geliyor. Ama ben mutluyum dörtesimle, düzeyli bir ilişkimiz var, alarmları Siri’ye kurduruyorum, kurunca tenkyu falan diyorum.

Aramızda kalsın ama, arada da ekranını yalıyorum... kıpsle.

Bugün İzmir’e gidiyorum bir de... 5 gün kadar tatil yapıyor olacağım, beni özleyin bence, mucuk.

---------------
 
Görsel: 9gagten aldım
Şarkı: grooveshark; Norman Palm - Boys Don't Cry (youtube'da dinlemek için tık)

9 Nisan 2012 Pazartesi

Neyin Kafasında Olduğumu Bazen Ben Bile Anlamıyorum...


Vibrations In Air by Josh Pyke on Grooveshark 

“Zaten sen hep depresiftin...” diyor, “sadece seninki... nasıl diyeyim... hah, gizli depresyondu! Alttan alttan gelen, biriken, yavaşça dolan... Taşmasına vardır daha be?”

En dip nedir/neresidir? Sürekli düştüğüm karanlığın bir sonu var mı diye merak ediyorum bazen. Hani tok bir sesle vuracak mı bir gün bedenim yere, paramparça olacak mı? Çünkü hep diyorum ki, “En dibe varabilsem bir, onun acısını bir çekebilsem; yavaş yavaş yükseleceğim sonra, tırnaklarımı bulduğum ilk somut şeye geçire geçire; yukarı, yukarı, hep daha yukarı...” 

Ama olmuyor işte, sonu yok bu düşüşün.

Biliyorum; belki yarın, belki de bundan 20 yıl sonra; (o zamana gazete kalmışsa eğer) 3. Sayfa haberlerinde boy göstereceğim: “Evinde ölü bulundu!” ya da ne bileyim, “350. Kattan atladı!”

O zamana kadar 350 katlı bina yaparlar mı dersin?

Sabah servisle işe giderken kafamı cama yaslayıp nasıl intihar edebileceğimi düşünüyorum. Cam titriyor, kafam yavaş yavaş çarpıyor cama, hatta bazen acıtıyor. İlaç içsem beni bulamazlar baya uzun süre; şişer ve kokarım, bildiğin iğrenç. Kendimi atsam beyin parçalarımı çiçeklerin üstünden toplarlar. Beyinler tohuma, tohumlar fidana, fidanlar ağaca dönmeli yurdumda. Bu da iğrenç. Sikeyim.

Hayatım boyunca yaşadığım tüm o güzel şeyleri unutuyorum ben. Hep kötü şeyler yer ediniyor kendine hafızamda. Böyle olunca ne İsveç’teki günlerimi hatırlayabiliyorum, ne ilk öpüşmemi. Sanki 24 yıllık boktan bir hayatım varmış gibi. Sanki ergenlikten hiç çıkamamışım gibi. Sanki kurumsal bir emo olmuşum gibi. Hayat çok zor falan yağne. Dostum.

Biz ölünce n’oluyor acaba. Cehennem varsa sıçarım, 100 milyon yıl yansam çıkamam oradan galiba. Ortalarda enerji olarak dolaşsak daha fena. Ben istiyorum ki bitsin. Hiç olmasın. Olmayım. Olmasınlar.

Çok yoruldum ben lan. 

Gidip uyuyayım ben iyisi mi, bolca uyumak en güzeli, di mi?

--

Görsel: facebookta birinden çaldım
Şarkı: grooveshark; Josh Pyke - Vibrations in Air (youtube'da dinlemek için tık)

22 Ocak 2012 Pazar

Hakan'ın Haftasonları ve Bolca Kullandığı Üç Noktalar...


Beats For You by Brothers of End on Grooveshark 

Pazar günü, öğleden sonra üçte uyandı Hakan, göz kapakları şiş, yüzü şiş, içi şiş.... Bir of çekti ve yıktı dağları, istemedi kalkmak yatağından ama uykusu yoktu on beş saatten sonra; yüzünü yıkadı ayılmak için, “Bu ödemleri sökmek lazım Hakan...” dedi aynadaki kendisine...

Dolabı açtı... Dolap doluydu aslında, aşağıdaki sebzelerle bir sote hazırlasa çok güzel olurdu, çürümek üzerelerdi ama üşendi Hakan... Üst rafların birinden mısır gevreği alıp boca etti bir kaseye; son temiz kasesiydi, hatta mutfak tezgahındaki kirli tabaklardan yer kalmadığı için fırının üstüne koymuştu kaseyi, sütü ekleyip ilk lokmayı tattı mutfakta... Ayaklarını yere süre süre bilgisayar odasına gitti, açtı bilgisayarını. Önceki gecelerden kalma yemek tabaklarını, çay bardaklarını bir kenara itti yer açılsın diye; hala yer kaplayan üç kola kutusunu ise aşağıya bıraktı... Tenekelerin sesinden rahatsız olabilirdi normalde ama sikinde miydi diye sorun bir önce...

Facebook... mailleri... 9gag... bloglar. Saate baktığında 19.30 yazdığını fark etti. Hayret etti biraz... ama biraz. Erken kalkacaktı, bulaşıkları yıkayacaktı, evi temizleyecekti, dışarı çıkacaktı, o gördüğü tarifi yapacaktı sebzeler yine çürümeden; bugün çok şey yapacaktı yani, söz vermişti kendine... Bir of daha çekti ama dağ kalmamıştı ki...

Başka kase kalmadığını hatırlayınca, "sabah" yediğinin üstüne boca etti bu sefer; biraz daha gevrek, biraz daha süt. Yerken facebook... 9 gag. Yeni bir diziye başladı sonra, saçmasapan olsa da izledi, her bölümün başında “Bu son!” dedi, her bölümün sonunda “Bir tanecik daha!”

Geceyarısı olmuştu bile....

Porno sitelerinden birini açtı sonra, gördü işini. Sonra biraz daha blog... Sonra sırf can sıkıntısından bir kere daha porno siteleri...

Yarın yapardı temizliği, bulaşıkları da yarın yıkardı. Şimdi çok geç olmuştu, uyumalıydı, sabah altıda kalkıp işe gitmeliydi. Alarmı kurmak için cumadan beri dokunmadığı telefonuna baktı sonra, beş cevapsız arama, Akbank ve Dominos'tan gelen mesajları dahil edersek dokuz mesaj. Bir göz attı kim aramış/mesaj atmış diye. Yarın arardı onları da... Komodini üzerinde duran kitaba baktı, yarın okurdu. Duş alsam mı dedi, sabah alırdı. Uyumadan önce bir şeyler yazsam mı dedi, yarın yazardı...

Üstündekileri çıkardı, pijamasını taşımaya bile mecali yoktu sanki. Kombiyi seksene getirip çıplak uyudu o gece... Rüya bile görmedi biliyor musunuz? Yarın görürdü...

---

görsel: deviantart; sleeping in by PORG
şarkı;  grooveshark; Brothers of End - Beats for You (- klip için tık)

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bunları Sırf Kendimizi Sikko Hissedelim Diye Çekiyorlar.



 Eat ve Learn de var; sonunda çıkan linklerden bir göz atın cnms.

Ayrıca videodaki çocuk; EVLEN BENİMLE BEBEĞİM.

5 Ocak 2012 Perşembe

Sonra...

Some Days by Brazzaville on Grooveshark

(...) Sonra ne oluyor biliyor musun? Götünün donduğu bir ocak akşamında, sakin sakin evine yürürken onun parfümü çalınıyor burnuna. Dönüp bakakalıyorsun yanından geçen çocuğa, senin çocukla alakası yok ama izliyorsun yine de, uzun bir süre...

Bambaşka şehirlerde, bambaşka hayatlar yaşarken; bir de yıllar geçmişken üzerinden, hala gözlerin dolduğu için daha da doluyor gözlerin sonra...

Sonra söyleniyorsun kendi kendine bir gece yarısı, elinde sigara, bardağında kahve: “Sıkmayın arkadaşım şu parfümü... sıkmayın.” (...)

---

Şarkı: grooveshark; Brazzaville - Some Days
Görsel: deviantart; two old men by flax

9 Aralık 2011 Cuma

Yazın Yediğin Hurmalar...


The One I Love by Rosie Thomas on Grooveshark 

Mayıs hem mükemmel hem s.k gibi bir aydı... En son biriyle sarılıp uyuduğumda aylardan mayıstı mesela; en son biriyle seviştiğimde, en son biriyle öpüştüğümde, en son birine aşıkken...

Yazın yediğim hurmalar, kışın g.tümü tırmalıyor hala... Beni bu kadar yaralayan bir sevgili değildi, orası kesin... Ben kendi kendimi yaraladım aslında.

Hazır olmayı beklemek ya da doğru insanı beklemek falan, yalan bu işler; geçin dostlar, NEXT! Korkuyorum aslında sadece. Öyleki, birini sevmek eşittir incinmek olmuş benim için. Kendi kendime denklemler yaratmışım, o denklemlerde boğuyorum kendimi hala.

En çok da gece yatağa uzandığımda koyuyor. Evden işe işten eve bir hayatım varken, sevdiğim insanlara istediğimce vakit ayıramazken; en korunmasız olduğum uyku öncesi anlarımda yanımda beni saracak birini istiyorum ya da birine sarılmak, her ne skimse.

Gel gör ki, bırak bir eşcinseli, en son iş dışında ne zaman yeni biriyle tanıştım hatırlamıyorum. Tanışsam da n’olurdu ki, bendeki hala aynı kendine güvensizlik, aynı korkular...

Bazen bir psikoloğa ihtiyacım varmış gibi geliyor, sonra diyorum ne para dayanır ne zamanım var. Para işi ayrı konu. Aslında kazanıyorum bir şeyler ama yetmiyor. EEEEN eski sevgilim lümpen falan derken haklıydı sanırım; Boğaziçi İşgaline destek verirken kapitalizmi benimsemişim, böyle de mal bir insanım.

Unutmadan, siz siz olun mail atmadan önce REPLY ALL mu diyorsunuz bir kontrol edin. Geçenlerde REPLY ALL dedim ve şirketin yarısından fazlasına mail gitti; unit head, division head falan. Allah benim belamı versin.

Öperims.

PS: Mayıs tam olarak yaz değil farkındayım... Ama sanane kardeşim, hayatımın yazını yaşadım belki ben, SANANE?

---

görsel; ordan burdan arakladım amk.
şarkı: grooveshark; Rosie Thomas - The One I Love

20 Kasım 2011 Pazar

Köprüaltı



New Theory (RAC Mix) by Washed Out on Grooveshark

Bazen düşünüyorum da, her depresif hissettiğimde domuzcuk kumbarama 1 TL atsaydım, şu anda zengin olmuştum.

İçimde bir ergen gökyüzüne doğru haykırıyor:
"Bi baltaya sap, bi s.ke baş olamıyorum!!!"

Bazen siz de yıllardır aynı yerde duruyormuş gibi hissetmiyor musunuz? Nice sular aksa da köprünün altından, aslında başladığınız noktadasınız, falan?

Köprüaltı boy boy... sayın seyirciler.

Saygılar.

---

Görsel: deviantart, Boston: Cedar Line Way by inbrainstorm
Şarkı: grooveshark; Washed Out - New Theory (RAC Mix)

2 Kasım 2011 Çarşamba

Is It McDonalds? CUZ I'M LOVIN' IT!



Kafam bok gibi, g.tüm karpuz gibi sayın seyirciler. Bu arada naber?

Tansiyonumun 160a 110 çıkmasıyla beraber “İYİ MİSİN???” diyerek 5 saniyede karşımda kurdeşen döken doktorum, “Neyim var ki?” deyişimin hemen ardından her çok bilmiş doktorun yaptığı gibi hımmmmmmladı. Hımmmm kötü bir şey. Hımmm kaka. Hımmm s.k gibi bir şey. (yok lan sonuncusu aslında güzel bişey, sen de seviyorsun itiraf et.)

Bu Cuma hiç tanımadığım bir kardiyoloğa, sırf doktora benziyor diye, usulca sokulup MERHABA diyeceğim.

Bana nazar değiyor diyorum inanmıyorsunuz. Yeni EVİMin muhtelif yerlerine astığım nazar boncukları işe yaramayınca cüzdanıma taktığım boncuktan da kayda değer bir fayda görmedim. Yakında bokumda da boncuk bulabilirsiniz, zira g.tüme nazar boncuğu takmayı deneyeceğim.

Her şeyin harika gittiği bir dönemin ardından bir kez daha alaşağı, baş aşağı, dedemin taşşağı in aşşağı.

MERHABA HİPERTANSİYON; MERHABA SANA, MERHABA!!! <3

- -

Görsel: gugılimıcız
Şarkı: grooveshark; Bravery - Believe

26 Eylül 2011 Pazartesi

İstanbul'u Dinliyorum, Metrobüsün Kliması Kapalı...



Yalnızlık güzel şey aslında... Güzel şey yalnızlık. Çünkü bekarlık sultanlık falan hani. Ne bileyim yalnız kalınca pişiyorsun falan ya, hatta kendini daha büyük mutluluklara hazırlıyorsun, kendi özünden göklere yelken açıyorsun, kendini kendinde buluyorsun; şarkılar çok daha gü... mna koim, sik gibi bir şey yalnızlık.

Eski şapşal hallerimi özlüyorum bazen, önüme gelenden hoşlanabilmeyi; bir çift güzel söze tav olabilmeyi, 2. günde “Ben aşık oldum Ayşe/Fatma/Hayriye, haydi çiftetelliye!!” demeyi... Şimdilerde sanki bulunmaz hint kumaşıyım da; armudun sapına, üzümün çöpüne, Adonis kaslı ateşli delikanlının mini-çüküne takıyorum. Sonuncusunu salladım, ama sallamamış da olabilirdim, bunu benden beklerdin itiraf et; şimdi yasla başını degajeme doğru... bebeğim.

“İş hayatı insana kilo aldırıyor” gibi bir cümleyle söze devam ettiğim takdirde ebeme çok güzel iğnelemelerde bulunacağınızı biliyorum; zira farkındayım, lafı döndürüp dolaştırıp kiloya getiriyorum, adeta bir kısır döngüye sokuyorum, kısır demişken geçen Cumartesi jübile niyetine kısır yedim çok güzeldi. Kıssadan hisse fuckyeahyinerejimdeyimcanlar.

Tanıştığım herkesin bana “AYYYY pazarlamaya geçmelisin seennnn!!!” demesi kanıma dokunuyor. Ben o kadar sene boşuna yırttım zaten arka taraflarımı bilgisayar mühendisliği okuyarak. Ben iyiyim iyi. Kısmetse bi gün pazarlama da olur, E5te olmadığı sürece her şey makul.

Bu post vesilesiyle, GTA oynuyormuşçasına otobüs kullanan asabi servis şoförümüzün bacağına işemek istediğimi hepinize bildiririm.

Gömüşürüz.

- - -

Görsel: Yeminle hatırlamıyorum; bir ara bilgisayara kaydetmişim. PARDON.
Şarkı: grooveshark; Johan - Oceans (readerda şarkılar görünmüyor, youtube klibi burada!!!)

27 Ağustos 2011 Cumartesi

- - and 100 Sevap Points go to...



Hola, ¿que tal?

Dil konusundaki ayran gönüllülüğüme Almanca’dan sonra İspanyolca ile devam ediyorum. Cem Yılmaz bir konuda haklıymış, Almanca gerçekten çok kaba, üstelik tüm Hanslar çirkin... bence.

Allah (cCc) biliyor ki, hala elime erkek eli değmedi. Seks orucuyla ramazan boyunca kazandığım sevap pointsleri, Kadir gecesi -kadir kıymet bilmeden içkiye yatırdığım paralarla beraber- kaybettim.

İşteki her öğle aramda birilerinin g.tünde, kahve falı bakılması için koşuşturuyor oluşum depresyona mı yoksa "mart ayıma" mı delalettir bilmiyorum; ama falımda çıkan o çocuk bir süre karşıma çıkmayacakmış gibi görünüyor, zira ortada çocuk mocuk görünmüyor. Ama bir gün gelecek Madonna’dan şarkılar söyleyeceğim: “Like a virgin, touched for the very first time.” Bu şarkıyı söylerken iş arkadaşlarımla elele verip damat halayı çekeceğiz. İnanırsak olur bence.

Çocuk demişken, en eski aşkım pılısını pırtısını toplayıp Miami’ye gidiyor. Eski aşkım ise –yine pılısını pırtısını toplayıp- Roma’ya gitti. Anadolu Kapıları Malazgirt savaşı ile açılmış olabilir ama yurtdışına açılan kapı benim size aşık olmamdan geçiyor gençler; bu fırsat kaçmaz!

IKEA kataloğunun evime gelmesiyle beraber yaşadığım coşku, adamların 2.7 metrekarelik mutfağı bana sevdirmesiyle katlanırken, bi s.ke yetecek paramın olmadığı gerçeğini fark etmemle birlikte balon gibi söndü. Geriye sadece ben, elimdeki dergi ve salyalarım kaldı. Salyalarım hala oralarda bir yerde.

Ve son olarak buradan endoskopi için 350 lira isteyen özel hastanelere geliyor: FAKE YOU!!11

Muckuruk.

---

Görsel: deviantart; Bad Religious Acid Trip by neonpaledead
Şarkı: grooveshark; Thunderbird by The Golden Filter (klip için buraya tık)

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Kovalanan Kaçar.




İnsanları olduklarından daha değerli kılan; pireyi deve, cüceyi dev, kömürü elmas yapan bizleriz aslında. Bize acı çektirdiklerini söyleyerek suçladıklarımızın ellerine silah veren de bizler değil miyiz, cinayet mahallindeki hem görünen ikinci hem de görünmeyen üçüncü kendimiz değil miyiz?

Bir insan bizden ne kadar uzaksa, o kadar değer kazanıyor. Ulaşılması imkansız olduğunda, gözümüzde tanrı oluyor. Bizse, “sürekli ulaşmaya çalışan insan” olarak; başkalarının gözünde gitgide değersizleşiyoruz; öyle bir an geliyor ki “Neden kimse beni sevmiyor?” diyoruz, dedik, diyeceğiz; “böyle” oldukça, kendi gözümüzde bile değersizleşeceğiz...

Zira hayatta her değer, başkasının gözündeki değer cinsiyle ölçülüyor.

O zaman ne yapmalı? Durmalı. Ulaşmaya çalışmayı bırakmalı. İşte o zaman geri dönüyorlar, kapınızı tıklatıp “Merhaba!” diyorlar... Çünkü egoları artık şişmiyordu, yokluğunuzda küçük deliklerden yavaşça hava kaçırıyordu; indikçe iniyordu... Tıkladığında kapıyı açmayın. Bırakın arasın; cevap vermeyin. Bırakın mektup/mail/mesaj yollasın, SUSUN! Kendiniz için TIP oynayın. Bunca zaman o ulaşılmazdı; şimdi biraz da siz ulaşılmaz olmanın tadını çıkarın.

“Oyuna katıldım.” Amacım geri kazanmak değil, amacım öç almak değil. Artık içimden gelmiyor İtalyanla olmak, düşündüğümde gülümsüyorum; demek ki kızgınlığım da geçti... Biliyorum ki şimdi bana aşık... Bu kadar istediğim, uğruna bu kadar çaba gösterdiğim; iş bulabilsin diye blogtan tanıdıklarıma bile haber saldığım, problemlerinden biraz arınsın, biraz mutlu olsun diye kıçımı yırttığım adam, ben egosunu tatmin etmemeye başladığımda sevdi beni, ben onu mutsuz ederken... Ne yazık.

Hayatta bazı şeylerin merkezinde biz olmalıyız sanırım gerçekten de; her şeyin değil, ama bazı sınırlar olmalı, bilinmeli, yönetilmeli. Verdikçe kaçanlar, aldıkça gelirler. Çünkü hayat hep s.kene güzel.

Ben “seven” tarafım; uğruna her şeyi yapan, çabuk bağlanan, sarılmak isteyen, kollanmak isteyen; hemen tüm sırlarını döken; hemen ilişki moduna geçen... Yani tanrılaştıran, yani ego şişeren, yani kaçıran... hep böyle oldu, ama bundan sonra hep böyle olmayacak.

Biraz kapalı olmak lazım, ilişkilerde basamaklara sahip olmak lazım, o basamakları yavaş yavaş tırmanmak lazım; merkezde kalmak lazım, verdiğimiz miktarı iyi bilmek, aşırı dozdan kaçınmak lazım... İlişkilerde roller başlangıçta verilir; haddi hududu bildirmek lazım. Ama sevmek de lazım. Yoksa neden ilişki kurulsun ki? Sirkülasyon ilişkiyi homojen yapar; sirkülasyonların olmadığı, alanla verenin hep bir olduğu ilişkiler bir s.kime benzemiyor, tecrübeyle sabittir.

Anlayacağınız şimdilerde biraz s.kip, biraz sevmenin yollarını arıyorum; bulursam haber ederim.

- - -

Not: Bir süredir yazmıyorum çünkü artık “Anneeeee, ben kurumsal oldum.” 06.20de kalkıyorum, akşam 18.30’da evde oluyorum; birkaç saat oyalanıp uyuyorum falan. Çok çileli geçmiyor zira geçtiğimiz iki hafta içinde sürekli eğitimdeydim; eğitim sonrası şirkette midye dolma / pasta partileri, haftasonu çıkılan “Kaynaşma Partileri” falan; hayat bana güzel olm. Stajım bitip de full time’a geçtiğimde ebemi itinayla şeyapçaklar gerçi ama olsun; parası SÜPERSONİK olcak.

Mutluyum beybiler, sevgiler!

- - -

Görsel: deviantart; When Nothing Goes Right by aoao2
Şarkı: grooveshark;  Anywhere On This Road  by Lhasa De Sela (Reader'dan okuyorsanız, şarkıyı göremiyorsunuz.)

1 Temmuz 2011 Cuma

Paylaştıkça Çoğalıyorsa, Kendine Saklamanın Ne Faydası Var?



“‘Bir çember çiz...’ diyor bana.

Çiziyorum, ama yarım bırakıyorum nedense. O bir daha istedikçe, ben bir daha gelemiyorum başladığım noktaya. Uç noktaları olmaması gereken bir şeklin hep iki ucu oluyor, o iki uç hiç birleşmiyor, birleştiremiyorum” diyor-d-um.

Hayatı hep bir kısır döngü olmakla suçluyor-d-um. Oysa bize acı verenler, bizi yerimizde tutanlar hep yarım bıraktığımız çemberler, tamamladıklarımız değil. Aslında döngüyü tamamlasak, başladığımız noktaya gelsek; her şey çözülecek, her fırtına dinecek. Döngülerden kaçardım, şimdi döngü olmak istiyorum; işin sırrının başladığın noktaya geldiğinde, başladığındaki sen olmamaktan geçtiğini anladığımdan beri.

İnsanlarla çok kolay iletişim kuruyorum, çok çabuk kaynaşıyorum. Ama ilişkilerimi bitirirken hep çok fevri bir acımasızlıkla hareket ettim. “Hak ettiler!” dedim. Oysa kimin neyi hak edip hak etmediği bana kalmış bir şey değil; çeşit çeşit olduğumuzu fark etmeliyim, hep kazanamayacağımı bilmeliyim, bugüne kadar hep kaybetmiş olsaydım bile, her kaybın beni bir kazanca götürdüğünü görmeliyim.

İlk ayrılığımdan sonra iki sene boyunca çektiğim acı, ayrılıktan uzun zaman sonraki buluşmamda dindi, eğer o acıyı çekmeden onu görseydim, döngü tamamlanmazdı; eğer onu hiç görmeseydim, o hep ulaşılmaz kalırdı.

Bir başkasıyla seneler boyu yaşadığımız onca şeyden sonra, kalbini kırdığım için her gün kendimi suçlayarak edindiğim pişmanlık, göz yaşının hiç de yakışmadığı bir kutlamada ağlayıp özür dilememle geçti. Af dilemeseydim kendimi affedemezdim.

Daniele’yi sahip olduğum tüm hesaplarda engellemiştim; engeli kaldırdıktan sonra bir saat bile geçmeden mailler yağmaya başladı, “Seni hala seviyorum ve bir gün affedeceğimi biliyorum; ama affettiğim zaman bile bir daha sana asla güvenemeyeceğim; güvenin olmadığı yerde ne sevgililik olur, ne arkadaşlık; o yüzden iyi bak kendine; mutlu ol ve öyle kal...” dedim. Eğer veda etmeseydim, hep devam etmek isteyecektim.

Hepsini sevdim, hepsini seviyorum, hepsini seveceğim – ve artık onları sevmem için onların da beni sevmesine gerek olmadığını biliyorum. Nefret bir gün diner, kızgınlık bir gün geçer, pişmanlık bir gün son bulur, aşk bana geldiği yönü değiştirip başkasına akar... ama sevgi hep baki kalır. Geçmişte yaşadığım / yaşattığım kötü şeyler için pişman değilim çünkü bedelini ödedim; geçmişte yaşadığım / yaşattığım güzel şeylere özlem duymuyorum çünkü hepsi için minnettarım ve bedelini severek ödüyorum. Sevgi, en güzel para birimi...

Şimdilerde bir tüy kadar hafifim. 3.11 ile mezun oldum, sanırım bölüm 5.siyim, beni depresyonlara sürükleyen bitirme projem AA geldi, kepimi 6 temmuzda atıp mezun olacağım ama 4 temmuzda, daha mezun olmadan, sene başından beri hedeflediğim ve yapmayı gerçekten istediğim iki işten birine başlıyorum; huzurluyum ve mutluyum. Kendimde hala hoşuma gitmeyen şeyler yok mu? Tabii ki var, mesela gardırobum ve bu dönemde edindiğim kilolarım; ama bunların hepsi değişir/geçer/gider - hem sevecek olan varsa beni, göbeğim varken de sever.

Aslında agnostik sayılırım ama hayatım güzel bir yönde ilerlediğinde, beni mutlu eden bir şey gördüğümde; “bir şeylere” şükrediyorum. Adı Allah değil, İsa değil, Karma değil, Buddha değil... Orada olup olmadığından emin olamasam da, benim tanrım, benim dinim; bir nevi Feanorizm. Minnettarlığımı göstermek için 4 duvar arasında yere çökmek zorunda değilim, şarabın tadından mahrum kalmak zorunda değilim, sevişmekten kaçmak zorunda değilim... Aslına bakarsanız şarap içmek ve sevişmek benim ibadetim, sadece artık doğru yerde, doğru zamanda ve doğru insanlarla; keşke seni tanıyabilseydim Hayyam – mümkünse gay halinle.

Hala hazır değilim, “olmadım”, olgunlaşmadım; ama hissediyorum, yakınım. Hazır olduğumda gelecek; ve ben onu o ya da bu sebeple değil, şu anıyla ve her haliyle seviyor olacağım; o beni kara kaşım kara gözüm için değil, arındığım halimle, bütünle, seviyor olacak...

Bekliyorum, çünkü sabretmesini bildikçe, güzel şeylerin bizi bulacağına inanıyorum. Pozitif pozitifi çağırır, sevgi paylaştıkça çoğalır.

Hepinizi seviyorum.

- - -

Görsel: Deviantart;  Circle by Silverwing17

Şarkı: Grooveshark;  The Man I Love by Devics (Google Reader'da okuyorsanız görünmüyor, bilginize.)

24 Haziran 2011 Cuma

Sorular (?)


Uzun zamandır hayatında yer etmişlerin, aslında bildiğin gibi olmadıklarını öğrendiğinde yabancı mı olur tanıdıklar aniden? Ya da zamanla değişiyorsak; günler geçerken insanları daha mı fazla tanırız yoksa yabancılaşır mıyız onlara? Yelkovan ilerledikçe çoğalıyor muyuz, yoksa eksiliyor muyuz?

Unutmaya kıyamıyorum gördüklerimi... Herhalde, “her halde” çok seviyor olmamdan. Ya da boşversene, kim kimi her haliyle seviyor ki? Sevgilisi her şeyiyle mükemmele yakınken, ağız şapırdattığı için sevgilisinden ayrılan bir arkadaşım vardı benim.

İçimde öyle bir “şey” var ki, “SEVİN BENİ!” diye bağırıyor, öznesi yok. Bazen de “SEVSİN BENİ!” diyor, özneli mözneli, işveli işveli. Neden bu kadar açım aşka? Bu kadar açken neden bu kadar zor? Oysaki beklentilerim o kadar yüksek de değil; Amerikan romantik komedilerinden özenerek, biraz Yeşilçam filmlerini, biraz da masalları kendimce yontarak; beyaz atsız ve prens olmayan bir adam istiyorum... o kadar zor mu? Evet mi? N’ayır, n’olamaz.

Ya sevilmesem ne olur? Sevilmesen? Sevişmesek? Sevmekten başladık, sevişmekten çıktık. İkisi de bir değil mi? Eh... bazen. Sevişmeyince duvarlara tırmanıyorum, hepsi bu. Sevişmiyorum da. Gösteriyorum ama vermiyorum, annem öyle dedi. Oyunlarda fare miyim kedi miyim bilmiyorum; Tom ve Jerry’e inanmıyorum ama bir güç var, biliyorum.

Yorulmadın mı? Yorulmadık mı? Mesaj atacak mı diye bekliyorum. Atınca kızıyorum. Atmayınca kızıyorum. Sessizken susmuyorum, konuşunca susuyorum. Ben yoruldum. Yordun beni. Yoğurdun.

Gurur dediğimiz şey ne? Nereden başlar, nerede biter? Bir insanı kaç defa affedebilirsin? Peki ya bir kere daha affeder misin? Ya aklından çıkmıyorsa, ama gerçekten, hiç çıkmıyorsa, ne yaparsın? Ve ardından Eternal Sunshine of the Spotless Mind geyiği: “Sildirir miydin abi?”,“Sildirmezdim amk”, “iyi beynini s.kmeye devam et o zaman!”, “Peki.”

İnsanlarla tanışıyorum. Erkekler bana aşık oluyor bazen, Feriha’ya rağmen. Erkeklerden kolay hoşlanırım ben, gözleri güzelse mesela; ya da güzel gülümsüyorlarsa; ama iş ciddiye binmeye başladığında kolay değil o kadar, kolay aşık ol(a)mam çünkü. Sarhoşken öpüştüğüm her erkekle sevgili olsaydım işim çok zor olurdu. O yüzden itiyorum. Geçen hafta tanıştığımız çocuğu da ittim. “Benimle olmak istiyormuş...” Ne yapsaydım? Başka birini severken boşluk doldurmaca... Adeta cumartesi bulmaca ekleri. Yo, o günler çok eskilerde kaldı. İşin adı tiryakilikse, dudak tiryakisiyim; orospuluksa, dudak orospusu. Daha fazlası değil.

Merhaba, benim kafam çok karışık. Biraz öpüşelim, sonra gidin; elbiselerimizi çıkarmayalım, yatağa uzanmayalım, tadında bırakalım, devam etmeyelim.

Çünkü aşk Aşil Topuğum benim. Beni vurduğunuzda çok acıtıyor, vurmadığınızda daha çok. Ya da tam tersi... yine de acıdan kaçış yok.

- - -
Görsel: Deviantart; Who Am I? by nocturnal-schism
Şarkı: Grooveshark; Great Lake Swimmers - Backstage with the Modern Dancers

7 Haziran 2011 Salı

GÖB!


1,5 aydır evden sadece okula gitmek için çıkıyorum; sunum yapmaya, demo göstermeye ya da sınava girmeye… Sabah itibariyle fark ettim de göbeğim bu süreç içerisinde adeta ikinci bir kişilik olmuş; öyle ki artık o da bir birey, adını da Feriha koydum.

Bu arada "Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır" nasıl cuk oturmuş yareppim. Seni seviyoruz Nuray Mert, ama Bahçeli kadar değil, çünkü o 40 yapıyor.

O değil de bu ayın sonunda True Blood 4. Sezon başlayacak lan; diş görücez, kan görücez, g.t görücez! Üstelik vampir g.tü: ULTRA GÜZEL. (Kutsal Kase Alexander Skarsgård'ın kasesiymiş diye duydum da ben, o bakımdan.)

Bal gıdıktan öpüyoruz; ben kendim ve Feriha...

Mucuku!

- - - 

Görsel: deviantart; Fat Lady by mrs-allonby
Şarkı: grooveshark; Cake- Never There (3 öğün dinleyiniz)

1 Haziran 2011 Çarşamba

Uzun Uzun Sahneler ve/veya Kısa Kısa Yaralar...

 

Kafasında bir tiyatro sahnesi kurmuş, sahnedeyse kendisi var. Hiç kimseye kaptırmadığı başrolü yanına yardımcı oyuncular çağırıyor geçmişinden. Bunu hep yapıyor – acı vereceğini bilse de yapıyor, bazen de acı vermesi için yapıyor.

* * * 

“Boşuna çalışma,” diyor adam; “sen ne kadar uğraşırsan uğraş İstanbul’u kazanamayacaksın. İtiraf et kendine yavrum, onlar kadar zeki değilsin, olamayacaksın…”

İÇİNDEN: “Gerizekalı olduğumu, onlardan daha iyi olmadığımı yüzüme vuruyor. O da biliyor. Kendime inanmıyorken, o bana neden inansın? Tabii ki kazanamayacağım; tabii ki bu tımarhanede, Adana’da, hapsolacağım; duyacağım: gay, top, ibne, nonoş…”

DIŞINDAN: “Bilmem, elimden gelenin en iyisini yapayım da…”

Yaptı. Gece yarısı yatıyorken sabahlara kadar uyumamaya başladı. Başardı. İnternet kafede haberi aldıktan sonra hayatındaki herkese sarıldı, bir tek babasının kolları boş kaldı, bir tek onunla kutlamadı.

* * *

3 aydır görmemiş sevgilisini; kollarını açmış - koynunu ardından… “Çok kilo almışsın,” diyor Çocuk, suratında tiksintiyle, “göbeğin gerçekten çok kötü görünüyor, kilo versene?”

İÇİNDEN: “İğrenç göründüğünü biliyordun – biliyorsun. Niye şaşırıyorsun? Şişmansın, kocamansın, obez olacaksın, karnın o kadar büyük ki sevgilinin bile midesi bulanıyor senden, suratın patates gibi. Böyleyken seni neden beğensin? Neden istesin?”

DIŞINDAN: “Aslında o kadar da almadım… Ama biliyorum, kötü görünüyor; bir şeyler ayarlarım, söz!”

Ayarladı. O akşam kustu yediklerini. Ertesi gün kendini aç bıraktı. 8 kilo verdi ardından. Ayrıldıklarında 10 kilo aldı. 6 kilo verdi sonra bir başka ölüm diyetiyle, ardından 9 kilo geldi. Ekstra küçük kilolar biriktikçe birikti. Her bir yağ parçası midesini bulandırıyor şimdi, iskelet gibi olmak istiyor, iskelet gibi olanlara özeniyor.

* * *

“Senden önce hiçbir erkekle birlikte olmayı denememiştim, şimdi o kadar hoşuma gidiyor ki bu durum, yolda yürürken kızlar yerine erkeklere bakar oldum… denesek mi?”

DIŞINDAN: “Paylaşabilecek misin ki beni?”

İÇİNDEN: “BENİ BIRAKACAK! Benden ayrılacak. Çünkü artık ona yetemiyorum. Tek bir kişiyle neden yetinsin ki? Ne yapabilirim gitmemesi için? İstediği şeyi vermeli miyim? Grup seksi kabul etmeli miyim?”

Etti. İlk denediklerinde sevgilisi 3.ye dokunduğunda ağlamaya başladı. Yapamadılar. Bir koca sene geçti ardından. Bir kere daha denediklerinde 3.ye kendisi dokundu bu sefer; dokundu ve sevdi onu. Yatak oyunları fazlaydı o günlerde onun için, bedenini paylaştığında duyguları aşka yoğruluyordu.

* * * 

“Seni aldattım,” dedi İtalyan, “hiçbir şey olmayacağına söz verdiğim eski sevgilimle, üstelik bir kere değil, daha fazla; gözlerine baka baka yalan söyledim… Özür dilerim.”

DIŞINDAN: “…”

İÇİNDEN: “Neden yetemedim ki? Bende eksik olan ne var? Eski erkek arkadaşı benden daha mı yakışıklı? Yatakta daha mı iyi? Eski sevgilisi onu aldatmadı mı? Yalanlar söylemedi mi? Tartıştıklarında yumruklamadı mı? Ama üzgün görünüyor, affetmeli miyim? Güvenmeli miyim?“

Güvendi ve affetti. Bir kere daha aldatıldı ardından; yine güvendi, yine affetti. Ardından bir kere daha. Siktiri çekti bu sefer, ama yıkıldı ardından, hala da kalkamadı; onu sahnede yerde sürünürken görebilirsiniz şimdi.

Hepimiz yaralıyoruz birilerini, birileri yaralıyor bizleri. Herkes herkesi acıyla büyütüyor çünkü, pembe dünyalarda kimse büyüyemiyor.

Yukarda yazdıklarım ve fazlası, bugüne kadar kafamı sürekli yoran şeyler; geçmişten karakterler çıkarıp onları konuşturmak; o anları tekrar ve tekrar yaşamak… 

Kendimi sevmeye başlamak istiyorsam, tiyatromu kapatmam gerektiğini fark ettim. Bunun üzerine düşünüyordum kaç gündür… Buraya yazdım, “kustum” ve terk ettim.
Bu oyunun farklı bir versiyonu var bir de; o karakterlerle gelecekte karşılaşmamın planlarını yaptığım bir oyun; tiyatro değil de, sinema sahnesi bu sefer... Ben ne söyleyeceğim, onlar ne söyleyecek; nasıl giyineceğim, nasıl davranacağım ve dahası… 

Her şey daha güzel olacak, biliyorum. Sadece zamana ihtiyacım var; kendimi dinlemeye, meditasyon yapmaya devam etmeye, acıdan kaçarak değil acıyı yaşayarak büyümeye…
Olacak, olacak…

Not: Kapanmadan önce, sinemamıza da bekleriz.

- - -

Görsel: deviantart;  The Hospital Theater by arielx92
Şarkı: Gayngs - The Gaudy Side of Town

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Çünkü Stalker'ım, Stalker'sın, Stalker...





Öncelikle yukarıdaki şarkıyı dinleyin bi', kulaklarınızın pası silinsin.
Sonralıkla (?!) Aragon zamanında şöyle demiş:

"Beni sev ya da benden nefret et, ikisi de benim yararıma;
seversen hep kalbinde olurum, nefret edersen hep aklında..."

Yaşasaydın seni bağrıma basardım Aragon.

Saygılar.
- - -
Görsel: Six Feet Under, (Nate ve Claire'e olan aşkım bazen beni biseksüel olup olmadığımı sorgulamaya itiyor... -  ŞAKA LAN ŞAKA, ben senin o bildiğin gaylerden olmasam da, bildiğin gayim... hıhı, evet, püskevitler.

Şarkı: Grooveshark; Smoke City - What It Was (acoustic)